sündüs's profilesündüsPhotosBlogListsMore Tools Help

sündüs

İlminin gereğiyle amel etmeyen ne kadar bilirse bilsin cahildir.
There are no photo albums.

özlen günler..

Loading...

bilal..

 

kara zulüm

 

bir güneş doğuyor..

 

ezeli nur

 

saçlarım kadar başım olsa..

 
November 21

.

İMANDAKİ LEZZET

 

 

BİR KERESİNDE, inançsızlığın sillesini yemiş bir öğrencimle inanmak-inanmamak konusunda sohbet ederken, “İnananlar, inançta teselli buluyor; o yüzden inanıyorlar” gibi bir laf etmişti. İlginç bir noktaydı söylediği. Gerçeğin bir kısmını içeriyordu, ama tamamını değil! İnsan teselliye muhtaçtı ve iman elbette ki bu teselliyi hakkıyla veriyordu. Ama, ima edilenin aksine, iman bir kaçış değildi; tersine, korkaklığı inançsızlık ve cesareti iman barındırıyordu! Bunu dilimin döndüğünce o öğrencime anlattım. Gelgelelim, varoluşun en yüksek hakikatı olana imana ve bu hakikate erenlere hâlâ atfedilen bir suçlama bu. İnanmanın bir teselli arayışı ve dolayısıyla “kolay bir kaçış” olduğu…

Nur Risalelerinde, iman etmenin mâkul, gerekli ve insanî olduğunu göstermek için dış âlem kadar insanın iç âleminden de deliller getirilir. İnsan âleminden getirilen delillerden birisi ve en çok kullanılanı, “imanda manevî bir cennet, küfürde ise manevî bir cehennem”in saklı olduğudur. 13. Söz’de yer alan şu satırlar bu delilin örneği olarak zikredilebilir:

“Eğer iman olmazsa veyahut isyan ile o iman tesir etmezse; hayat, zahirî ve kısacak bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir. Çünki, insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alakadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadığı için, hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise, eğer dalalet ve gaflete düşmüş ise, hazır lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler o cüz’î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hususan gayr-i meşru ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece, lezzet-i hayat noktasında aşağı düşer. Belki ehl-i dalaletin ve gafletinin hayatı, belki vücudu, belki kâinatı; bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinatlar, onun dalaleti noktasında madumdur, ölmüştür. Akıl alâkadarlığı ile ona zulmetler, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, itikadsızlığı cihetiyle yine madumdur. Ve ademle hasıl olan ebedî firaklar, mütemadiyen onun fikir yoluyla hayatına zulmetler veriyorlar.”

İnsan yaratılışındaki hakikate tam tamına uyan bu delilin Risalelerde öne çıkarılmasının hikmetli nedenleri vardır. Sözkonusu delil veya tahlil, öncelikle insanda yaratılışından gelen hakikî lezzet arayışına seslenir. Dahası, Bediüzzaman, Eski Yunan’ın hazcı felsefesinin âhirzamanda tenasuh etmiş ve yaygınlaşmış hedonizmin modern insanı her işinde öncelikle haz ve lezzet arar hale getirmiş olduğunun farkındadır; ve sırf haz arayışı nedeniyle, materyalizmin insanın Yaratıcı’yla bağını kopartmaya ve bunu bir hayat tarzı haline dönüştürmeye teşvik ettiğini bilmektedir. Daha özelde ise, bir dünya görüşü ve hayat tarzı olarak haz ve lezzet arayışının özellikle gençlere telkin edildiğini görmektedir.

O yüzden, Bediüzzaman gayet hikmetli bir dille, haz kaynağı zannedilen nefisperestliğin ve Yaratıcı’yla bağını kopartmanın zevk ve lezzet değil tam tersine elem ve keder kaynağı olduğunu; Yaratıcı’ya iman ile bağlanmanın ve Onun (dinî) emirleri doğrultusunda yaşamanın da hakikî lezzet ve zevke vesile olduğunu defalarca ve ısrarla ifade eder: “Eğer iman hayata hayat olsa, o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar imanın nuruyla ışıklanır ve vücud bulur. Zaman-ı hazır gibi ruh ve kalbine iman noktasında ulvî ve manevî ezvakı [zevkleri] ve envar-ı vücudiyeyi [varlık nurlarını] veriyor.”

Alıntı yapılan bahsin başlığı, bir ideoloji ve hayat tarzı olarak hedonizmin özellikle gençlere veya gençlere özenenlere cazip geldiğinin de kanıtıdır: “Birkaç bîçare gençlere verilen bir tenbih, bir ders, bir ihtardır.” Diğer bir ifadeyle, hedonizme sürüklenmiş, zevk peşinde koştuğunu zannederken yokluğun ve fenanın bin bir türlü kederini, elemini ve hüznünü yaşayan, ama bunun farkında olmayan modern insana seslenirken geliştirilmiş hikmetli ve şefkatli bir dildir bu. Ve parçanın son cümlesi de, “Hayattaki birincil gayeniz lezzet ve zevk ise, bu da ancak imanla mümkündür” şeklinde özetlenebilecek üslubu dile getirir: “İşte hayat böyledir. Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve feraizle zînetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.”

Dolayısıyla, “imandaki cennet lezzeti” delilinin birkaç düzeyde vazife gördüğünü söylemek mümkündür. Nefs ve kibrine esir olup inanma cesareti gösteremeyenlere “Büyüklenmenizin ve korkaklığınızın bedelini bu dünyada dahi elemle, kederle ve daimî ayrılıkla ödeyeceksiniz” korkutucu haberini verir. Hazcılığın pençesine düşmüş ama uyanmak isteyenlere “Hakikî lezzeti istiyorsanız iman etmelisiniz, ilâhî emir ve yasaklara uymalısınız” emrini tebliğ eder. Bir sonraki düzeyde, yaratılışı gereği hiçliğin, fenanın ve ayrılığın elemlerinden ve hüzünlerinden kurtulmak isteyen insanlara “Beka, daimî varlık ve kavuşma imanla mümkündür” müjdesini verir. Bir başka düzeyde, lezzet-elem delili bir işaret görevi görür. Hakikat arayıcılarına, “İnsan olarak hakikata ve hikmete uyan bir yol arıyorsanız, bu yol ancak iman ve din olabilir. Çünkü, insanın yaratılışına uygun yol odur, başka olamaz” delilini dile getirir... Ve ihlas ehline de şu dersi verir: “Siz istemediğiniz ve gaye edinmediğiniz halde, imanınızla ve takvanız sebebiyle dünyanıza hediye edilen lezzetler için şükredin. Zaten fıtratınızda/yaratılışınızda konulmuş ve göreviniz olan ‘Rabbine imanla ve kullukla bağlan’ emrine uyduğunuz [uymamazlık etmediğiniz] için fazladan bir ücrete lâyık değilken, Rabbinize iman ve kullukla bağlanmanızın bir meyvesi olarak hem bu dünyada, hem âhirette cennet lezzetleriyle sizi mükâfatlandıran Rabbinizin rahmetinin sonsuzluğunu hissedin ve Ona daha çok bağlanın!” 

(ALINTI)

 

September 25

Eğer Namaz Kılmazsan...

 
Bu mesajı alıntı ile cevaplaAlıntı

Eğer desen: "Beni namazdan ve ibâdetten alıkoyan ve fütur veren, öyle lüzumsuz şeyler değil, belki derd-i maîşetin zarûrî işleridir."

Öyle ise, ben de sana derim ki: Eğer yüz kuruş bir gündelik ile çalışsan, sonra biri gelse, dese ki, "Gel on dakika kadar şurayı kaz. Yüz lira kıymetinde bir pırlanta ve bir zümrüt bulacaksın." Sen ona, "Yok, gelmem. Çünkü on kuruş gündeliğimden kesilecek. Nafakam azalacak" desen, ne kadar divânece bir bahane olduğunu elbette bilirsin.

Aynen onun gibi, sen, şu bağında nafakan için işliyorsun. Eğer farz namazı terk etsen, bütün sa'yin semeresi, yalnız dünyevî ve ehemmiyetsiz ve bereketsiz bir nafakaya münhasır kalır. Eğer, sen, istirahat ve teneffüs vaktini ruhun rahatına, kalbin teneffüsüne medâr olan namaza sarf etsen, o vakit bereketli nafaka-i dünyeviye ile beraber, senin nafaka-i uhreviyene ve zâd-ı âhiretine ehemmiyetli bir menba olan iki mâden-i mânevî bulursun:

Birinci mâden: Bütün bağındaki Haşiye yetiştirdiğin, çiçekli olsun, meyveli olsun, her nebâtın, her ağacın tesbihâtından, güzel bir niyet ile, bir hisse alıyorsun.

İkinci mâden: Hem, bu bağdan çıkan mahsülâttan kim yese-hayvan olsun, insan olsun, inek olsun, sinek olsun, müşteri olsun, hırsız olsun-sana bir sadaka hükmüne geçer; fakat o şart ile ki, sen, Rezzâk-ı Hakiki nâmına ve izni dairesinde tasarruf etsen ve Onun malını Onun mahlûkatına veren bir tevzîât memuru nazarıyla kendine baksan.

İşte, bak, namazı terk eden ne kadar büyük bir hasâret eder, ne kadar ehemmiyetli bir serveti kaybeder! Ve sa'ye pek büyük bir şevk veren ve amelde büyük bir kuvve-i mânevî temin eden o iki neticeden ve o iki mâdenden mahrum kalır, iflas eder. Hattâ, ihtiyarlandıkça bahçecilikten usanır, fütur gelir. "Neme lâzım," der. "Ben zâten dünyadan gidiyorum. Bu kadar zahmeti ne için çekeceğim?" diyecek, kendini tenbelliğe atacak. Fakat evvelki adam der: "Daha ziyâde ibâdetle beraber, sa'y-i helâle çalışacağım. Tâ, kabrime daha ziyâde ışık göndereceğim. Âhiretime daha ziyâde zahîre tedârik edeceğim."

Elhâsıl:
Ey nefis! Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı; yarın ise, senin elinde senet yok ki, ona mâliksin. Öyle ise, hakiki ömrünü bulunduğun gün bil. Lâakal, günün bir saatini ihtiyat akçesi gibi, hakiki istikbâl için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviye olan bir mescide veya bir seccâdeye at.

Hem bil ki, her yeni gün, sana, hem herkese bir yeni âlemin kapısıdır. Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümâtlı ve perişan bir halde gider. Senin aleyhinde âlem-i misâlde şehâdet eder. Zîrâ herkesin, her günde, şu âlemden, bir mahsus âlemi var. Hem o âlemin keyfiyeti o adamın kalbine ve ameline tâbidir. Nasıl ki aynanda görünen muhteşem bir saray, aynanın rengine bakar. Siyah ise, siyah görünür; kırmızı ise, kırmızı görünür. Hem onun keyfiyyetine bakar: O âyine şişesi düzgün ise, sarayı güzel gösterir. Düzgün değil ise, çirkin gösterir. En nâzik şeyleri kaba gösterdiği misillü; sen kalbinle, aklınla, amelinle, gönlünle, kendi âleminin şeklini değiştirirsin. Ya aleyhinde, ya lehinde şehadet ettirebilirsin. Eğer namazı kılsan, o namazın ile o âlemin Sâni'-i Zülcelâl'ine müteveccih olsan; birden, sana bakan âlemin tenevvür eder. Âdeta namazın bir elektrik lâmbası ve namaza niyetin, onun düğmesine dokunması gibi, o âlemin zulümatını dağıtır ve o herc ü merc-i dünyeviyyedeki karmakarışık perişaniyet içindeki tebeddülât ve harekât, hikmetli bir intizâm ve mânidar bir kitabet-i kudret olduğunu gösterir.

 اَللَّوَاتِ وَاْلاَرْضِ هُ نُورُ السَّمَâyet-i pür-envârından bir nûrû, senin kalbine serper. Senin o günkü âlemini, o nurun in'ikâsıyla ışıklandırır. Senin lehinde nûrâniyyetle şehâdet ettirir.

Sakın deme: "Benim namazım nerede, şu hakikat-ı namaz nerede? Zira: bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi, kendi ağacını tavsif eder. Fark, yalnız icmâl ve tafsil ile olduğu gibi; senin ve benim gibi bir âminin -velev hissetmezse- namazı, büyük bir velînin namazı gibi şu nurdan bir hissesi var; şu hakikattan bir sırrı vardır -velev şuurun taallûk etmezse�- Fakat, derecâta göre inkişaf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl, bir hurma çekirdeğinden, tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar ne kadar merâtib bulunur. Öyle de: Namazın derecâtında da daha fazla merâtib bulunabilir. Fakat bütün o merâtibde, o hakikat-ı nûrâniyyenin esası bulunur�
اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى مَنْ قَالَ اَلصَّلَوةُ عِمَادُ الدِّينِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
April 05

:::

Okyanus yürekli dostlar……

 

y1p49AF7-hQyQT6ivl64cNf6CLw1_PjPY6OOzKI_DtdS1LfopKS6_u90uCLQBzPEafFaVKpjEQ9DqA

 

 

Su, kendine sırdaş arıyordu.

Önce buluta verdi sırrını, ağır geldi sır buluta. Sağanak sağanak döktü suyun tüm sırlarını..

Sonra göle gitti su. Ona anlattı derdini. Bu arada bulut suyun sırrını yağmur yapıp, dolu yapıp, kar yapıp savurduğu için, zaman zaman taşıyordu göl ve çıkıyordu suyun sırrı iyice açığa..
Sonra nehre verdi su sırrını. Nehir de aldı suyun sırrını çekti gitti..

Dereye verdi. Dere biraz daha yavaş olsa da nehirden, o da götürdü suyun sırrını bir başka bilinmeze...
Çağlayanlar, şelaleler, akarsular. .. Hepsi kayboluyordu bir anda..

Sonra bir gün su takip etti dereyi. Dereye okyanusa kavuşunca farketti su, bütün sırlarının akarsularla, çağlayanlarla, ırmaklarla... okyanusa taşındığını.

Karar verdi su. Sırrını okyanusa verecekti. Öyle de yaptı zaten. Tüm sırlarını okyanusa verdi. Artık suyun sırrını okyanustan başkası bilmiyordu. Ne taştı okyanus, ne bir başkasına taşıdı suyun sırrını, ne de kurudu....

Geçenlerde karşılaştık suyla. Bir bardaktaydı. Suskundu.
Çok uğraştım konuşturamadım.
Ben tam giderken ''Dur !'' dedi su.
Durdum!
''Okyanus yürekli dostlar bulmadan sakın konuşma! Taşıyamazlar, kaldıramazlar senin yükünü, canını yakarlar, utandırırlar.. ..'' dedi.

(alıntı)

April 04

:::

 

..:::GELSEYDİN:::..

 

110fads

Sevgili!
Ümmü Mektum gibi
Seni görmeden sana sesleniyoruz
Alıp verdiğin nefesi duyar gibi
Sanki açınca gözlerimizi
Seni görecekmişiz gibi
Sana sesleniyoruz.
Senin huzurunda ses yükselmez.
Edeple konuşulur; edeple susulur.
Hele biz ki bu kapının dilencileri,
El açıp beklemekten başka
Bize bir şey düşmezdi ama
Şu araya giren yıllar olmasa
Medine’ne uzak yollar olmasa
İsmin anılınca yürek yanmasa
Kapında beklemekten başka
Bize bir şey düşmezdi.
Bekliyoruz Sultânım!
Rüyada olsa bile
Belki teşrif edersin diye
Hem de hiç kimseyi beklemediğimiz gibi.
Seni bekliyoruz.
Gelseydin,
Bizim için cennet olurdu gelişin.
Gelseydin,
Saadetli asrından gönderdiğin selâmını,
'Kardeşlerim' deyişini
Birbirimize nasıl anlattığımızı görürdün.
Gelseydin,
Dolaşsaydın sofralarımızı,
Bir tabak fazla görecektin,
Bir bardak, bir kaşık fazla...
Ve sofrada bir yer boş,
Baş köşe! ..
Ola ki Sen(A.S.M.) lutfeder gelirsin diye.
Gelseydin,
Dolaşsaydın gecelerimizi,
O 'Kutlu Doğum' gecelerini,
Anneler görecektin.
Yeni doğmuşsun gibi,
Yeryüzünü yeni teşrif etmişsin gibi,
Mışıl mışıl uyuyasın diye
Seni sabahlara kadar
Hayalen ayaklarında sallayan anneler görecektin.
Sevgili!
Gelseydin,
Medine-i Münevvere'den dünyaya yayılan Ashabın gibi,
Eyyüb Sultan gibi,
Kab bin Malik gibi,
Bir fecir vaktinde,
Henüz yirmisinde yirmi beşinde,
Bırakarak yurtlarını ocaklarını,
Hedeflerine ilahi rızayı koyan,
Arkalarına bakmayı ar sayan,
Yiğitler görecektin.
Onlar senin yiğidin,
Elleri, o öpülesi elleri,
Kimbilir hangi memleketin zemheri soğuklarında üşürken,
Senin köyünün hayaliyle ısındılar.
Gelseydin,
Gecenin zifiri karanlığında,
Uykunun en tatlı aralığında,
Rabiatül Adeviyye gibi Rabbiyle başbaşa
Gençler görecektin.
Gözyaşı dökerken günahlarına,
Veysel Karani'den istediğin gibi,
İnsanlığa dua eden gençler görecektin.
Gelseydin,
Asr-ı saadet gibi olmasa da,
Koklanmaya değer güllerimiz vardı.
Yine senin ikliminde yetişen.
Ama sen gelseydin,
Dikenler bile gül kokardı EFENDİM(A.S.M.) ! ! !
Seninle göz göze gelmeden gizli gizli seni seyretmek...
Hz.Vahşi gibi...
Hani sen Hane-i Saadet'ten Mescid-i Nebevi'ye giderken
Aişe annemiz ardından hayran hayran bakardı.
Seni mescidin önünde bekleyen Ashabı'nınsa
Bakışları yerdeydi.
Edepten göz göze gelmezlerdi.
Sende(A.S.M.) tebessüle nazar ederdin.
Mütebessim çehreni bir Ebu Bekir(R.A.) görürdü,
Bir de Ömer(R.A.) ...
Şimdi okununca Ezan-ı Muhammedi
Pencerelerde, kapı önlerinde,
Seni(A.S.M.) bekleyen nemli gözler var.
Gelseydin,
Ve yürüyüp geçseydin önümüzden,
Gülleri bayıltan o enfes kokunu çekerdik içimize.
Sevgili!
Hakiki aşıkların sana doğru uçarken
Bizim bu yaptığımız yolda emeklemekti.
Dünya güzelliğiyle kollarını açarken
Bize düşen el açıp kapında beklemekti.
Sevgili!
Bekliyoruz! ...

:: Dursun Ali ERZİNCANLI::.

March 11

:::



 

Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın meşhur kıssasının hülâsası şudur ki:

Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın azîm mükâfâtını düşünerek, kemâl-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra, yaralarından tevellüt eden kurtlar kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve marifet-i İlâhiyenin mahalleri olan kalb ve lisanına iliştikleri için, o vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle, kendi istirahati için değil, belki ubudiyet-i İlâhiye için demiş: "Yâ Rab, zarar bana dokundu. Lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime halel veriyor" diye münâcât edip, Cenâb-ı Hak o hâlis ve sâfi, garazsız, lillâh için o münâcâtı gayet harika bir surette kabul etmiş, kemâl-i âfiyetini ihsan edip envâ-ı merhametine mazhar eylemiş.

İşte bu Lem'ada Beş Nükte var.

BİRİNCİ NÜKTE

Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın zâhirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyüb'den daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar.

Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdit ediyordu. Bizim mânevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor. O münâcât-ı Eyyübiyeye, o hazretten bin defa daha ziyade muhtacız.

Bahusus, nasıl ki o hazretin yaralarından neş'et eden kurtlar kalb ve lisanına ilişmişler. Öyle de, bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler-neûzu billâh-mahall-i İmân olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar.

Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.

Meselâ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicap ettiği zaman, melâike ve ruhaniyâtın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor.

Hem meselâ, Cehennem azâbını intaç eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennemin tehdidâtını işittikçe istiğfarla ona karşı siper almazsa, bütün ruhuyla Cehennemin ademini arzu ettiğinden, küçük bir emâre ve bir şüphe, Cehennemin inkârına cesaret veriyor.

Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın, küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultân-ı Ezel ve Ebedin mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor. Ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki, keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasaydı! Ve bu arzudan, bir mânevî adâvet-i İlâhiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-i İlâhiyeye dair kalbe gelse, katî bir delil gibi ona yapışmaya meyleder; büyük bir helâket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki, inkâr vasıtasıyla, gayet cüz'î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkârda milyonlarla o sıkıntıdan daha müthiş mânevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını kabul eder.

...

Lem'alar

February 29

:::

Sıfır Almayalım, Sıfır Olalım

i8080061338812qo3

Yalnızca tebessüm ettirmeyen, derin ve ince manalar yüklü bir fıkra.
Fıkra şöyleydi; Büyük makamda bulunan birisi, yanındakiler arasında dalkavukluğu(yağcı, yalaka) meşhur birisine “sıfır nedir?” diye sormuş. Cevap bir dalkavuğa yakışır şekildedir “Sizin huzurunuzda ben” demiş. Bu fıkrayı okuyunca müthiş etkilendim, bir kul olarak söylemem, vicdanımda his etmem gereken bir söz, dalkavuğun ağzında yankılanmıştı. Mülkün Sahibinin “Ey insanlar! Sizler Allaha karşı fakirlersiniz”(Fatır,15) fermanını düşündüm. Evet, gerçekte sıfır bendim. Allahın huzurunda bir sıfırdım. Elimde ne varsa, elim de, her şeyim de, onundu, ondandı.

Elimdekileri alsa geriye ne kalırdı ki? Ben ise, askerin kullanması için, emaneten verilen silaha, benim silahım demesi gibi, benim elim, benim gözüm diyordum. Bu vehmi bir söyleyişti, çünkü herkes düşünse anlayacaktı ki, benim gözüm demek, bana emanet edilen göz demekti. Gözümün yapılmasında, şimdiki işleyişinde en ufak bir emeğim olmamıştı ve olmuyordu ki sahipleneyim. İşte emanet olduğunu unutanlar sahiplendiler, sahiplenince de başkasının(Allahın) malını rızasına ve yaratılış gayesine uygun olmayan şekilde kullanmaya başladılar. Bana ait olmayan bir elbiseyle nasıl böbürlenebilirdim ki, ama sıfırlığımı hatırlayamadım ve emanete hıyanetler işledim, işlemekteydim…

Sıfır üzerine değerlendirmelere devam edelim.

Binlerce sıfır bir araya gelse, bir artma, bir değişiklik olmaz. Hapisteki birinin, diğer mahkûmlardan beklentisinin olması ne kadar saçma ise, hepimiz de mahkûmlar gibi aciziz. Sıfırlardan, mahkûmlardan, yüz çevirip, her şeyin sahibine “İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn ” ile yalvarıp, ondan yardım bekleyelim.

Bir mikrobun yere serdiği canlılar olarak acizliğini bilen, havanın, güneşin, rızıkların muhtaçlısı olarak, fakirliğini anlayan kullarından olduğumuzu ispat edelim. İddia ispat ister. İnsanın tam anlamıyla kendini unuttuğu, kendinden geçtiği, kendini sıfırladığı an ise secde idi. Bu bitiş yeri Âlemlerin sahibine en yakın olunan yerdi. “Sadakalar… fakirler içindir”(Tevbe,60) Ayeti, Allahın ikramlarının, kendini sıfır bilenlere, fakir bilenlere geldiğini ilan etmekteydi. Zengin olan, fakire yardım ettiği gibi, sonsuz “Gani” olan Allah ta, huzurunda kendini sıfır bilenlere burada da ötede verecekti.

Kendini, Âlemlerin sahibinin huzurunda sıfır bilen, her şeyini ona borçlu, hatta her şeyin onun olduğunu anlayan bir insan, artık çalımlı yürür mü, desinler arzusu taşır mı, diğer sıfırlara tepeden bakar mı? Kendini diğer varlıklardan üstün görme kanserine yakalanır mı?

Sıfırın zirvesinde oturan ve gerçek varlığa kendini sıfırlamakla ulaşılacağının dersini veren Peygamber Efendimiz den (s.a.s) ders alanlar, bize ibretlik sözler söylemişlerdir. Mesela: İmamı Rabbani bir hayvanı göstererek ben şu hayvan gibiyim derken bu inceliği dillendiriyordu. Bediüzzaman Said Nursi “Sözler’deki hakaik (gerçekler) ve kemalât (üstünlük, mükemmellik) benim değil Kur’ân’ındır. Ve Kur’ân’dan tereşşuh etmiştir (sızma). Risaleler kendi malım değil, Kur’ân’ın malı olarak Kur’ân’ın reşehat-ı meziyatına (Kur’ân’dan sızıntılar) mazhar olduklarını izhar etmeye (açıklamaya) mecburum. Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri (özellikleri) kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.” derken bu anlayıştaydı ve Allah katında büyük olanlar, ellerindeki emanet olan, mallarını, mülklerini, ilimlerini, kısacası her şeylerini ondan bilmekle, onun bilmekle büyük olmuşlardı.

İlim dünyasında ve bilgisayar dilinde ki yazılar “nokta” ların bir araya gelmesiyle yazılır. Varlıkların aslı olan atom “nokta” dır. Ağacın özü olan çekirdek bir “nokta” dır. Allah’a en yakın yer ve an olan secdede “nokta” gibiyizdir. Nokta(.) ise eski yazı dilinde(arapça) sıfırdır. Yani her şey sıfırdan oluşur diyebiliriz. Kullandığımız yazı dilindeki sıfır(0) bile gururlu içi şişirilmiş bir sıfırdır. Hatta Kuran fatihada, fatiha besmelede, besmelede be harfinin noktasında gizlenmiştir. Nokta çekirdeğine ağacı sıkıştıran kudret, besmelenin be harfinin noktasına da Kuranı yerleştirebilir ve öyledir. Kendilerini sıfır bilenler ispatını da namazlarının secdeleriyle ilan ederler.

Nefsimizi ikna etmek için şöyle bir düşünelim, Televizyonlarda, gazetelerde, hemen her yerde ilanlar ile denilse ki “Falan şahıs, dünyanın en zenginidir” eğer O şahıs, her taraftaki bu ilanlara inansa ve var mı benden zengin kimse? dese, Ona demezler mi, cebine bir bak, sermayen nedir ki sen onlara inanıyorsun? Cebine baksa 5 lirası var, anlar ki gerçekte öyle zengin değilmiş, dünyadaki herkes sen zenginsin dese de, artık onu inandıramaz. “Bütün halk beni medh ü senâ etse, beni inandıramazlar ki iyiyim, sahib-i kemâlim.” Said Nursi.

Bizde nefsimizin hilelerine, çevrenin övgülerine karşılık, cebimize baksak ki, sermayemiz acizlik, fakirlik, mikroba yenilebilen zayıflıkta fani bir varlığız, o zaman haddimizi bilir, sıfır olduğumuzu anlar, secde ile imzamızı atarız.

Eğer, boyumuz 1,5 metre ise, sandalyeye çıkmamız gerçekteki boyumuzu değiştirmeyecektir. Eğer, gerçekte hiç bir şeye sahip olmayan “emanetçiler” isek, makamlara çıkmamız, mal bekçiliklerimiz bizim “sıfır” lılığımızı değiştirmez. Biz kendimizi kandırsak da.

Ne mutlu kendini sıfır bilip, haddini bilenlere
Ne mutlu sıfırlaşıp, saflaşan ve sonsuz zatı bulanlara.

(alıntı)

 

February 23

:::

GÜLMEK SANA YASAK DOSTUM!

x1pphu2k6hcg6oekwctlowsis5
Sana daha önce "Ağlama ne olur gül artık.
 
Gülmek senin hakkındır."demiştim.

Şimdi ise "Sana gülmek yasak"diyorum. Sanma ki bu bir çelişki; sanma ki bunlar birbirine mâni.
 
Aksine bunlar birbiriyle iç içe...

Gülmek,üzerine yüklenen ebedî dâvânın ağırlığından gafleti anlatıyorsa;o sana yasak!..

Eğer ebedî dâvânın bayrağını bir adım götürme nimetine nâil olmanın şükür ve sürûrunu temsil ediyorsa,elbet gülmek hakkındır.

Ağlamak bedbinliğe ve şevksizliğe alem olmuşsa ağlama!..
 
Yazıktır gözyaşlarına...

Eğer îman bayrağını ötelere götüremenin ızdırabı, gayrın dertlerini düşünme faziletinin ifâdesi ise ağla,hem de sel gibi gözyaşı dök!...
 
O yaşlar bir gün rahmet bulutu olup seni gölgeler,hatta yağmur olup âb-ı hayat sunar.

Sen öyle bir duygu girdâbındasın ki;kurtulamazsın.

Sen; gülmek -ağlamak,sevmek-sevilmek,konuşmak-susmak gibi zıtların belki de vefâsızlıkların,kadirşinassızlıkların sâhillerine uğrayan helezonik bir güzergâhın yalnız yolcususun.

Senin yolunda yalnız dikenler ve çakıllar değil,pusu kurmuş çakallar da var.

Senin yolunda maddî ve mânevî menfaatlerden de öte,bir ulu gaye için çırpınmak var.

Neylersin sen buna gönüllü tâlip olmuşsun.

Sen kâinâtı kucaklayan bir ulu ideale baş koyacak fıtratta doğmuşsun..
 
 Küçük hülyâlarla nasıl avunursun?

Sen her şeyin sâhibine gönül vermişsin,bir şeyde nasıl boğulursun?...

Sen kendini başkasıyla mukâyese edemezsin,çünkü sen farklısın!..

Sana bazen ağlamak yasaktır!

Kan kussan kızılcık şerbeti içmiş gibi duracaksın..
 
 Sana bakıp şevk alanları üzmemek için gözyaşlarını içine gömüp,bağrına taş basacaksın...

Sana bazen gülmek yasaktır!

Herkes şen şakrak iken,sende derin bir tefekkür hâli,bir ağırbaşlılık,bir vakar görülür.

Belki de tebessümünle iktifa edersin;çünkü sen zerre kadar zamanda kaybolmaz,asırlar ötesini düşünürsün.

Gün olur,bir ulu hizmetin peşinde yalnız koşturur,türlü fedâkârlıklara katlanırsın.

Belki umduğunu bulamaz, belki destek beklediklerini ilgisiz görürsün...

Nice zamanlar doğru bildiğin yolda yalnız yürümeğe mecbur kalırsın....

Sakın sakın, sana el uzatmayan zavallılar grubunun sahte saâdetlerine imrenme!

Onlara kızma,adâvet etme. Sadece acı...

Çünkü sen farklısın dostum! Allah sana başkalarının dertleriyle dertlenme fazileti vermiş.

Senin beynin enbiyalar ,evliyalar, sâlihler, sıddıklar ve mücahitlerin mefkûresiyle doldurulmuş.

O nuranî zincire bir küçük halka olmak,o ulvî kervanın peşinden koşmak,o mukaddes ayaklarına toz olmak istediğimiz dava ehlinin bir küçük ferdi olmak arzusu vermiş;ne diye küçük düşünüp,hislerini dünya için hebâ edeceksin?

Sen farklısın dostum çok farklı!

Ömründe seni bir kere dahi düşünmeyen,sana zerre kadar menfaati dokunmayan kişinin imanını kurtarmak için çırpınıyorsun.

Onun için çalışıyor,programlar yapıyor,diller döküyorsun.

Neylersin ki elinde değil,başkasını düşünmeden edemiyorsun.

"Boş versene" diyemiyorsun.

"Aldırma da geç git"diyenlere kulak asmıyorsun,

"Milleti sen mi kurtaracaksın?" diyenlere :

"Evet ben kurtaracağım! Var mı bir diyeceğiniz!" diye haykırıyorsun...

Sen gönüllü bir mahkûmsun dostum!

Sâniyeleri Allah yolunda hizmetle geçen bir çelik duvarla örmüşsün çevreni.

Sen kendi mahpushâneni kendin yapmışsın,ne diye dışarıdaki aylaklara imreneceksin?

Sen seni seninle mukayese et. Sen başkalarına bakıp da "o niye böyle?Şu niye şöyle?"deme.

Sen kendi kabiliyetlerini,kendi duygularını aksa'l-gayâta çıkar. Sen kendinle yarış!..

Bu hükümet-i cumhuriyenin tek memuru ben miyim?"deyip el etek çekme! Bu senin davandır...

Unutma! Problemler küçük insanların şevkini kırar,büyük insanların azmini artırır.

Sen büyük insansın. Çünkü büyük ve ebedî bir davaya gönül vermiş,baş koymuşsun.

Sıradağlar gibi problemlerle çevrilsen takma kafana!

Bu dava büyükse sahibi de büyük.

Senin gibi ihlaslı,cevval kahramanları yalnız mı bırakır?....



CATLARCASINA KOSTURAN HİZMET ERLERINE İTAFEN..
BINLER SELAM VE DUA ILE..
 
alıntı
February 18

:::

Göz Çukuru


Halinden yoksul olduğu anlaşılan bir adam, deniz kenarında oltayla balık
tutuyordu Tesadüfen oradan geçmekte olan ülkenin padişahı bu
gariban adamla ilgilendi ve ona, "Oltana ben burada iken ilk takılan şey ne
olursa sana onun ağırlığınca altın vereceğim" dedi Biraz sonra oltaya
takıla takıla ortası delik bir kemik takıldı Hükümdar balıkçıya, "Ne
yapalım, şansın bu kadar, oltana ağır bir şey takılmadı" diyerek alıp
sarayına götürdü Saraya varınca adamlarına, balıkçıya elindeki kemiğin
ağırlığınca altın vermelerini emretti Kemiği terazinin kefesine koydular,
öbür kefesine de altın koymaya başladılar Beş, on, yirmi, elli diyerek
altınları koydular ama kemik yerinden oynamıyordu Görünüşte dört beş altını
zor tartar göründüğü halde, tahminlerin on misli üzerinde altın koydular
kemik bana mısın demedi Altını doldurmaya devam ettiler, terazinin kefesi
doldu taştı ama kemik tarafı yerinden kımıldamıyordu Bunda bir sır olduğunu
anladılar Bir bilgeyi çağırıp bu sırrın ne olduğunu sordular Bilge kemiği
eline alıp şöyle bir baktıktan sonra şu açıklamada bulundu:"Bu kemik
açgözlü bir insanın göz çukurudur Siz bunu tartmak için bütün hazineyi
koysanız yine yerinden oynamaz Çünkü doymaz Ama bir avuç toprak bunu
doyurur"

Nitekim bir avuç toprak alıp terazinin kefesine koydu ve kemik yukarı
kalkıverdi

February 16

:::

arkadaş

 

 kirik_kalp

Kötü karakterli bir genç varmis. Bir gün babasi ona çivilerle
dolu bir torba vermis. Arkadaslarin ile tartisip kavga ettigin
zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak" demis. Genç, birinci gün
tahta perdeye 37 çivi çakmis Sonraki haftalarda kendi kendine kontrol
etmeye çalismis ve geçen her günde daha az çivi çakmis. Nihayet bir gün
gelmis ki hiç çivi çakmamis. Babasina gidip söylemis.
Babasi onu yeniden tahta
perdeninönüne götürmüs. Gence "Bugünden baslayarak
tartismayip kavga etmedigin her gün için tahta perdeden bir çivi çikart,
sök" demis. Günler geçmis. Bir gün gelmis ki her çivi çikarilmis. Babasi
ona "Aferin iyi davrandin ama bu tahta perdeye dikkatli bak. Artik çok
delik var. Artik geçmisteki gibi güzel olmayacak" demis. Arkadaslarla
tartisip kavga edildigi zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime
bir yara (delik) birakir. Arkadasina bin defa kendisini affettigini
söyleyebilirsin ama bu delik aynen kalacak kapanmayacak.
Bir arkadas ender bir mücevher gibidir. Seni güldürür yüreklendirir. Sen
ihtiyaç duydugunda yardimci olur seni dinler sana yüregini açar" demis.

February 14

:::

                      EVLİLİK İNSANI ALLAH A YAKLAŞTIRMALI

                                                                   

   

                     

evllk

 

Evlilik, insanı günahtan koruyan bir kalkandır. Evlilik, el ele verip doğruya koşmaktır. Evliliğe bu açıdan baktığınızda, izdivacın insanı Allah'a yaklaştırması gerektiği görülebilir.

Delikanlı okulunu bitirdi ve işini kurdu. Artık evlenip çoluk çocuğa karışmak istiyor. Bunun için de düşünüyor ve soruyor: "Acaba kiminle ve nasıl biriyle evlensem?"
Akıl verense çok oluyor: "Evleneceğin kişi şöyle şöyle olsun". Ama anne ille de güzel gelin istiyor.

Genç kızın da evlenme yaşı geliyor. O da düşünüyor. "Acaba evleneceğim kişide nasıl bir özellik arasam? Dini diyaneti önemli olmalı mı?" Bu anne de kızının bir zenginle evlenip rahat etmesini düşlüyor..

Genç kız da delikanlı da şaşkın. Çünkü eş, insanı saadetin beşiğine götürdüğü gibi; felaketin eşiğine de sürükleyebiliyor.

Kur'an, eşleri tarif ederken, "Onlar sizin için günahtan koruyan bir elbise, siz de onlar için bir elbise hükmündesiniz." buyuruyor. (Bakara 187)

                                                                                           
 Özellikle de günümüzde bu ayetin daha dikkatli okunması gerekiyor. Çünkü her sokak başında bir ateş yanıyor. Her yerden binler günah insana saldırıyor. Her şey ağız birliği yapmış gibi insanı Allah'tan uzaklaştırıyor. 
                                                                      

hhhhhhhhhhhhhhhhhhh

 

Allah'a giden yollara barikatlar kurulmuş. Ahiret yurdunu gösteren işaretler ters çevrilmiş. Sefih medeniyetin getirdiği cazibe ister istemez insanları o yoldan alıkoyar hale gelmiş.

Herkes, akın akın "insanın ve bilhasa Müslüman'ın bir nevi cenneti olan aile sığınağından" çıkıp o yöne doğru koşuyor. Sığınaktan çıkan askerin üzerine yağan mermiler gibi günahlar aile fertlerinin üzerine yağıyor.

Kişi evinde oturup TV'sini seyrederken, gazetesini okurken, hatta penceresinden sokağa bakarken bile müstehcenlik ateşi onu yakabiliyor. İşte bu arada eş denilen "elbise" o ateşe perde olmalı. Kişiyle ateş arasında set oluşturmalı. Eşinin üzerine gelen günahlara paratoner olup, onu Allah'a yaklaştırmalı.. Sadece dünya hayatı için giyilen bir elbise değil, kişiyi cennet bahçelerine uçurabilen paraşüt görevi yapmalı..

Çünkü, insan bu dünyaya sadece rahat yaşayıp, zevk ve lezzet peşinde koşmak için gönderilmemiştir. Onun esas gayesi kendisini buraya gönderen Cenab-ı Hakk'ı tanımak, bilmek ve ibadet etmektir. Dünya yolunda yürüyüp ahiret yurduna varmaktır.

Evlilik de o yol arkadaşını seçmektir. Şayet yol arkadaşı Allah'a yakınsa kişi dünyada da ahirette de huzurlu olacaktır. Çünkü Cenab-ı Hak buyuruyor:
 
"Erkek olsun, kadın olsun mü'min olarak güzel işler yapanlara dünyada temiz ve huzurlu bir hayat yaşatırız. Ahirette ise, onları, yaptıklarının daha güzeliyle mükâfatlandıracağız."(Nahl 97) 
                                                            
Asr-ı saadette yaşanan şu olay evliliğin insanı Allah'a yaklaştırması hususunda örnek olsa gerek.

Peygamberimiz (sas), sahabeleriyle birlikte otururken fakir ve muhtaç olanlara vermenin öneminden bahsediyordu. Al-i İmran Suresi'nin 92. ayetini okudu:

"Muhtaçlara ve fakirlere yardım ederken, malınızın kötüsünü değil de iyisini vermedikçe olgun bir imana kavuşamazsınız.


İmanda en yüksek mertebeye çıkmak istiyorsanız, yoksullara malınızın en hoşunuza gidenini bağışlayınız."

Bu sözler orada bulunanlardan Ebu Talha'yı (r.a) can evinden vurdu. En değerli malını Medine'deki hurmalığını ve evini hemen oracıkta bağışladı.

Evine gitti. Bahçenin dışında durdu. Eşi Rumeysa (ra) Ebu Talha'yı (r.a) görünce neden eve girmediğini sordu. Ebu Talha (r.a) evini ve bahçesini tasadduk ettiğini söyledi. Eşi:

"Kendin için mi yoksa ikimiz için mi?" diye sorduğunda Ebu Talha (r.a) "ikimiz için" cevabını verince eşi Rumeysa:

"Allah  senden Razı olsun Talha. Ben de aynı şeyleri düşünürdüm. Bekle geliyorum." diyerek dönüp arkasına bile bakmadan evinden çıkıp gitti. (Buhari) 
                                                                                

jklşşş



Bizler de onları örnek almalıyız. Bunun için de evlilikleri nefsani duygulardan ziyade, uhrevi duygularla yapmalıyız. Eş seçerken bizleri dünyaya çağıranı değil Allah'a yaklaştıranı seçmeliyiz. 
                                                                    
Bizim evliliğimiz yani Müslüman'ın evliliği farklı olmalı. Müslüman aile, karanlık dünyalara ışık saçmalı... Sıkıntıda boğulanlara şefkat elini uzatmalı. Sevgiye hasret, mutluluğa hasret olanları sevginin ve mutluluğun yurduna iletmeli.

 

  amin1amin2

                                                                                                                                                                                  alıntı

February 07

:::

                                                                          

    heart6py8xl6

                        56770chuyw0egsjrd3                    

 

 
 
                                                                                        imango7

420web14nb

htmlkod_divider12

:::

 

480017eyox8ff4ds

 

“Ümmetim” demiştin ya sen asırlar önce, ashabına…

“Kardeşlerimi öyle çok özledim ki” demiştin

henüz seni bilmeyen gönülleri kast ederek.

Biz bilmiyorduk ama sen bizi biliyordun…

 Çünkü top yekün zamanın ve mekânın peygamberiydin...

 Sendeki bu Hasreti dindiremeyen ashab ta,

gıpta etmişti bizlere o gün…

 Şimdi soruyorum büyük bir umutla sürekli nefsime.

'Kardeş olmak nasip olacak mı acaba bizlere…

 Alnında secde nişanıyla

 Ak bahtlı olmaya layık mıyım ben de diye...

 

:::

 

                                                                                              

                                                                        

zakkum2gf5

 

  Günah zakkum gibidir.

  Zakkum görüntüsü ve kokusuyla çekici ve haz veren bir bitkidir.

  fakat yediğinizde sizi zehirler ve öldürür.

  Günahta yapılması sırasında çekici,hoş ve haz vericidir.

  fakat ahirette sizi öldüren manevi bir zehirdir.

  Merhametlilerin en merhametlisi,Yüce Rabbim;

  sen affedicisin,affı seversin,biz günahkar kullarını

  affeyle...AMİN...

 

:::

                                                                                               

SON ANA BIRAKMAYIN

 

y1pts3z48dpw1tqwvbosauspy0

 

 

Anneannesinin sözleri yankılandı kulaklarında: ''Oğlum namaz hiç bu vakte bırakılırmı?'' Anneannesinin yaşı yetmişe dayanmış, ama ezan okunduğu vakit yerinden sıçrar, yaşından beklenmeyecek bir hızla abdestini alır ve namazını kılardı. Kendisi ise,nefsini bir türlü yenemiyordu. Ne oluyorsa, hep... namaz son dakikalara kalıyor, bu sebeple namazını alelacele eda ediyordu. Bunu düşünerek kalktı yerinden, gözü saate kaydı. Yatsı ezanının okunmasına on beş dakika kalmıştı. Başını her iki yöne pişmanlıkla sallayarak, "Yine geciktirdim namazı." dedi kendi kendine. Kıvrak hareketlerle abdestini aldı ve daha elini yüzünü tam kurulamadan kendisini odasına attı. Mecburen, hızlı hareketlerle namazı eda etti. Tesbihatını yaparken anneannesini düşünmeden edemedi. "Bu halimi görse, tatlı-sert kızardı yine bana." dedi. Çok seviyordu onu ...Hele öyle bir namaz kılışı vardı ki, onu hep bir gökkuşağı hayranlığıyla seyrederdi. Namazda öyle bir mahviyeti vardı ki... hicabından renkten renge girerdi. O gün akşama kadar derse girmişti. Müthiş bir ağırlık vardı üzerinde. Duasını yaparken, başını ellerinin arasına alıp secdeye durdu. Namazdan sonra bir süre bu şekil tefekkür etmeyi severdi. Gözleri kapanır gibi oldu. "Ne kadar da yorulmuşum." dedi. Daldı gitti öylece.... Kıyamet kopmuştu. Mahşeri bir kalabalık vardı. Her yön insanlarla doluydu. Kimi dona kalmış, hareketsiz bir şekilde etrafı izliyor; Kimi sağa sola koşturuyor, kimisi de diz çökmüş, başı ellerinin arasında bekliyordu. Yüreği yerinden fırlayacak gibi atıyor, adeta kafesinden kurtulmaya çalışıyor,soğuk soğuk terler döküyordu. Hayattayken kıyamet, sorgu sual ve mizan hakkında çok şey duymuş ve ahiret hayatı adına bu kavramlar kendisi için köşe taşı olmuşlardı. Ama mahşer meydanında ki ürperti, korku ve bekleyişin bu denli dehşet vereceğini düşünmemişti. Hesap ve sorgu devam ediyordu. Bu arada onun ismini de okudular. Hayretle bir sağa, bir sola baktı. "Benim ismimi mi okudunuz?" dedi dudakları titreyerek..... Kalabalık birden yarılmış, bir yol olmuştu önünde. İki kişi kollarına girdi. Mahşer meydanının vazifelileri oldukları belliydi. Kalabalık arasından şaşkın bakışlarla yürüdü. Merkezi bir yere gelmişlerdi. Melekler her iki yanından uzaklaştılar. Başı önündeydi. Bütün hayatı, bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerinin önünden...." Şükürler olsun " dedi, kendi kendine ve devam etti; " Gözlerimi dünyaya açtım,Hep hizmet eden insanları gördüm. Babam sohbetlerden sohbetlere koşuyor, malını islam yolunda harcıyordu. Annem eve gelen misafirleri ağırlıyor, yemek sofralarının biri kalkıp, bir yenisi kuruluyordu. Ben ise, hep bu yolda oldum. İnsanlara hizmete çalıştım. Onlara ALLAH'ı anlattım. Namazımı kıldım. Orucumu tuttum. Farz olan ne varsa yerine getirdim. Haramlardan kaçındım. "Kirpiklerinden aşağı gözyaşları dökülürken, "Rabbimi seviyorum, en azından sevdiğimi zannediyorum." Diyordu. Ama bir yandan da "O'nun için ne yapsam az, Cennet'i kazanmama yetmez." Diye düşünüyordu.Tek sığınağı ALLAH'ın rahmetiydi. Hesap sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk terliyordu. Sırılsıklam olmuş, zangır zangır titriyordu. Gözleri terazinin ibresindeki neticeyi bekliyordu. Sonunda hüküm verilecekti. Vazifeli melekler ellerinde bir kağıt, mahşer meydanında ki kalabalığa döndüler. Önce ismi okundu. Artık ayakları tutmaz olmuştu. Neredeyse yığılıp kalacaktı. Heyecandan gözlerini kapamış, okunacak hükme kulak kesilmişti. Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Kulakları yanlış mı duyuyordu? İsmi cehennemlikler listesindeydi. Dizlerinin üstüne yığıldı. Hayretten dona kalmıştı." Olamaaaazzzz " diye bağırdı. Sağa sola koşturdu. "Ben nasıl Cehennemlik olurum? Hayatım boyunca hizmet eden insanlarla birlikte oldum. Onlarla beraber koşturdum. Hep Rabbimi anlattım." Diyordu. Gözleri sağanak olmuş, titrek vücudunu ıslatıyordu. Vazifeli iki melek kollarından tuttu. Ayaklarını sürüyerek ve kalabalığı yararak alevleri göklere yükselen Cehennem'e doğru yürümeye başladılar. Çırpınıyordu. Medet yok muydu? Bir yardım eden çıkmayacak mıydı? Dudaklarından kelimeler kırık dökük, yalvarmayla karışık döküldü.."Hizmetlerim... Oruçlarım.... Okuduğum Kur'anlar...... Namazım.... Hiçbiri beni kurtarmayacakmı?" diyordu. Bağıra bağıra yalvarıyordu. Cehennem melekleri onu sürüklemeye devam ettiler. Alevlere çok yaklaşmışlardı. Başını geriye çevirdi. Son çırpınışlarıydı. Resülullah, "Evinin önünde akan bir ırmak içinde günde beş defa yıkanan bir insanı o ırmak nasıl temizler, günde beş vakit namazda insanı günahlardan öyle temizler." Buyuruyordu. "Oysa ki benim namazlarım da mı beni kurtarmayacak?" diye düşünüyordu. " Namazlarım.....Namazlarım....Namazlarım." diye diye hıçkırdı. Vazifeli melekler hiç durmadılar. Yürümeye devam ettiler; Cehennem çukurunun başına geldiler. Alevlerin harareti yüzünü yakıyordu. Son bir defa dönüp geriye baktı. Artık gözleri de kurumuştu. Ümitleri sönmüştü. Başını öne eğdi. İki büklüm oldu. Kollarını sıkan parmaklar çözüldü. Cehennem meleklerinden birisi onu itiverdi. Vücudunu birden bire havada buldu. Alevlere doğru düşüyordu. Tam bir iki metre düşmüştü ki, bir el kolundan tuttu. Başını kaldırdı. Yukarıya baktı. Uzun beyaz sakallı bir ihtiyar onu düşmekten kurtarmıştı. kendisini yukarıya çekti. Üstündeki başındaki tozu silkerek ihtiyarın yüzüne baktı. "Siz de kimsiniz ?" dedi. İhtiyar gülümsedi: " Ben senin namazlarınım." "Neden bu kadar geç kaldınız ?Son anda yetiştiniz. Neredeyse düşüyordum."dedi.... İhtiyar yüzünü gererek, tekrar güldü; Başını salladı; " Sen beni hep son anda yetiştirirdin, ...hatırladın mı? Secdeye kapandığı yerden başını kaldırdı. Kan-ter içinde kalmıştı. Dışarıdan gelen sese kulak kabarttı. Yatsı ezanı okunuyordu.Bir ok gibi yerinden fırladı. Abdest almaya gidiyordu. RABBİM BİZİ ZAMANINDA NAMAZ KILANLARDAN EYLESİN.(AMİN)

February 05

:::

 

   Asıl Gurbet Orasıdır

 

                                                                      

x1pphu2k6hcg6oekwctlowsis5

 

   Bu dünyada gurbet mi var
   Üç beş adım mesafe var
  Toprak altı soğuk mezar
  Asıl gurbet orasıdır 
 

               

Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket

 

  Yatağı yok yorganı yok
 Yatağı yok yorganı yok
Ekmeği yok katığı yok
  Ordan öte uzağı yok
Asıl gurbet orasıdır 


             

Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket

                 

  Hangi yolun sonu gelmez
  Hangi dağlar geçit vermez
  Bir yer varki giden dönmez
  Asıl gurbet orasıdır 

              

Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket


  Yatağı yok yorganı yok
  Ekmeği yok katığı yok
  Ordan öte uzağı yok
  Asıl gurbet orasıdır 
   MEHMET ALİ ÖÇ
 
Ziyaret ettiğiniz için teşekkürler!
Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
CARPEDİEMwrote:
Sizinde yüreğinize sağlık.Allah razı olsun.
Oct. 9
CARPEDİEMwrote:
Yolnâme


Dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak fakat arkana bakma...
Kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de... Unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez.


Yolcuya bakıp yolu tanıma. Yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver. Vahim olan, yolun yolcusuz olması değil, asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır; yolsuz hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal...


“En doğru yol; en dikensiz yoldur” diyenler seni aldatıyorlar. Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır. Aldırma. Ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir. Dikenine katlanmaktan sözedenler, aşıkmış gibi davrananlardır, gerçek aşık olanlarsa, dikenini de severler.


Dostum, yollar yürümek içindir. Fakat şu gerçeği de hiç unutma: Yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir. Yol boyunca; Yola çıkıp da yürümeyenleri, yola oturup, gelen geçenin ayağına çelme takanları, yolda metafizik uyuşturucularla keyif çatanları, tel örgülerle çevirdiği yolu, kendisine zindan edip volta atanları, maratona 100 metre koşucusu gibi hızlı girip, 50. metrede yola yatanları, yürüyüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine zar atanları, yürümeyi bırakıp, yol yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları, ayağına batan tek bir dikenin faturasını çıkarıp, ömür boyu tafra satanları, beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları, yanlış klavuzlara kızıp yolu satanları göreceksin.

 
Aldırma, yürü. Göğsüne yüreğinden başka muska takma. Vahiy haritan, Nebi kılavuzun, akıl pusulan, iman sermayen, amel azığın, sevgi yakıtın, ahlak karakterin, edep aksesuarın, merhamet sıfatın, şeref ve izzet adın olsun. Doğru yol insanların çoğunun gittiği yol değil, düşünen öz akıl sahiplerinin yoludur.


Yolda vereceğin her molayı özeleştiri durağında vermelisin. Unutma, tevbe özeleştiridir. Kendisini hesaba çeken, başkalarınca hesaba çekilmekten kurtulur. Her molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp yürümediğini kontrol etmen, pişman olmaman için elzemdir. Yön tayini sık sık gerekli olabiliri. Haritayı saklayabileceğin en güvenilir yerin yüreğindir. Bir şey daha: Pusulayı sahte manyetik alanlardan, parazitlerden, nesnelerden uzak tut. İbreni saptırırlar da haberin olmayabilir.


Yol emniyetin için gerekli olan şartların başında bilinç gelir. Bilincini tahrif edecek her türlü uyuşturucudan uzak durmalısın. Hobilerinin, fobilerinin, korkularının bilincin üzerindeki saptırıcı etkiisini iyi hesap etmelisin. O'ndan başkasından korkarsan, korktuğunun başına musallat edileceğini kesinlikle bilmelisin. Yolda düşeceğin en büyük tuzak, yersiz korkuların tuzağıdır, yani kendi benliğinin sana kazdığı tuzak.


Hayırlı yolculuklar dostum.
Oct. 9
CARPEDİEMwrote:
Oct. 9
Bir İnşirah Ayeti Kadar Sana Geldim





İnşirâh…İnşirâh…İnşirâh…Hâra düştüm,dilime kan değdi yüreğime od.Dâra düştüm Ey Rab bana bir inşirah..Ah-u efgânımı bir dinleyiver, bu gece çok karanlık…katran karası olmuş göğsümü bir açıver…Daraldım…Bir bakıver..

“Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?”(inşirah/1)

Genişlettin ey yar! Dünyadan bunaldığım her vakit,yağmur yağmur yüreğime,damla damla gözlerime düştün.Semalarda yerim yok bilirim,arşlardan ta ki gönlüme düştün.Yaralar bedenimde yol çizerken adeta,tuz değil ,sen gönlüme tılsım sürdün.Dünya zemininde ayaklarım kayarken bir bilinmezliğe, tut n’olursun bırakma bilmediğim alemlere…Gece ve ben iki biçâre yine kapındayım.Soluklanmak istiyorum Ya Rab! Gece yeminli konuşmuyor benimle.Gece küskün bana, yalnız bıraktım onu gelirim diye.Gitmedim ona Ya Rab! Geceler bensiz geçti,seccadeler eşsiz,yıldızlar yoldaşsız kaydı.Geceye söz verdim gelirim diye,gitmedim.İhanetim var ona..Gece yeminli..Ben sana bugün yalnız geldim.Terkedilmiş sevdaların mekanından geliyorum.Yıllanmış sevgilerin koynundan.Ayrılıklardan geliyorum.Yalnızlıktan…Gönlümün tenhasından geliyorum.Gecenin günahlarımı örtmeyen mahremiyetinden geliyorum.Dünyanın arkamdan yırttığı gömleğimle.Kimsenin duymadığı ama kulağımı çınlatan aff sesleriyle geliyorum.Ademin utangaç bakışlarıyla,Nuh’un terk-i diyarıyla bir yunus affı edasıyla geliyorum.Daraldım Ya Rab! ‘kabul’ ümidinin ferahlığıyla geliyorum.Yüreğim üşüyor artık,mahşeri bir yalnızlıkla geliyorum.Aç Ya Rab n’olursun aç göğsümü tekrar bir köz değdir.İçimin vahalarından kurtar beni.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet genişlet beni.

“Yükünü senden alıp atmadık mı? O senin belini büken yükü .”(inşirah/2)

Attın ey yar! Ben bilemedim yükümün azaldığını ama sen hafiflettin beni.Dünyanın omuzlarıma yüklediği bu ağırlık, yüzümü yere düşürmeye başlamışken,bu yükü benden alarak belimi sen doğrulttun.Rükuya eğilen bir beden senin karşında yüce makama erdi.Secdeye değen baş,merhametinle sana erdi.Oysa ben bilemedim.Kirlenmiş yüreğimle,sözlerimi dünyaya aşina ettim kapıldım bu misafirhanenin işvesine.Şimdi temaşa bile edemiyorum masivayı.Aydınlanmıyor gözlerim,yeşermiyor kırık düşlerim.Yoksa Ey Rab ben,sen olan benliğimi çoktan mı tükettim…Züleyha kadar günahkarım,Yusuf kadar masum olmak isterdim oysa ama ben düştüğüm zindanda ezilecek kadar günah topladım.yüküm ağır…Tüm zerrelerim affına sığındı…Mecalsizim,hissizim,bir o kadar da cahilim…Al yükümü Ya Rab n’olursun al belimi büken bu yükü tekrar hafiflet beni.Doğrult ki beni,yüzüm sana dönebileyim.Elimi sana açabileyim.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet doğrult beni.

“Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?”(inşirah/4)

Yücelttin ey yar! En şerefli varlık olarak açtım dünyaya gözlerimi.Mahlukata halife eyledin.İns-an makamında ruhuma can verdin..verdin de ben kıymetimi bilemedim.Aklımı sürgün ettim mantığın hiç uğramadığı yalancı uğraşlara.Her mevsim yağmur yağarken ruhuma,nadasa bıraktım kurak gönlümü.Her insan ektiği biçer değil mi Ya Rab! Günah ektiğim bahçelerde kara güller büyüdü,kokusuz renksiz.Işığım bir mumun aydınlandığı kadar,verdiğim bir aldığım kadar fakat ben olamadım bir senin bana biçtiğin değer kadar.biraz mağrur,biraz bizâr,biraz da kendimi şekva ile geldim.Değersizliğimi bilerek,mecruh bir hal ile geldim işte…Sen şanımı yüceltirken,ben bir o kadar acziyetimle,nasır tutmuş ayaklarımla,kör olmuş gözlerimle,karalanmış hanemle geldim.Kalbimi avcuma sıkıştırarak,rengini kimse görmesin diye saklayarak getirdim.Amansızım,dermansızım,fermansızım.N’olurs un Ya Rab yeniden yücelt beni gönül gözümden geçir beni.Gözyaşına gark eyle beni eyle ki insan bileyim kendimi.İnşirah inşirah inrişah ayet ayet yücelt beni.

“Yalnız Rabbine yönel.”(inşirah/8)

Hayatın koylarından çıkıp senin limanına yöneldim Yar Rab!Sen ki sana gelmeyene dahi lütfederken,bilirim geri çevirmezsin beni kapından.Nihayetsiz acziyetimle,dünyevi arzuların kıvrımlarından,yokuşlu yollarından,ben kendimden geçerek sana geldim bu gece.’kün’ diyerek eyleyiverirsin diye bir ferman,ben ahvalimi dökerek sana geldim Ya Rab!.Benim sana anlatmaya halimi kelama ne hacet,sen beni bilirsin benim halim zaten aşikâr.Kurtar n’olursun bitsin artık bu esaret! Nefsanîyetin haysiyetini huzurda kırmaya geldim.Bakıp görmeyen gözlerimi sende açmaya,atıp yanmayan kalbimi sende yakmaya,her boşluğa sayan ama her daim seni anmayan dilimi konuşturmaya,sana muhtaçlığın şerefini başıma taç etmeye geldim.Sevdası her şeyden âlâ n’olursun aç yüreğimi ben senden bir inşirah istemeye geldim…İnşirah inşirah inşirah ayet ayet ferahlamaya geldim.N’ola ahh n’ola Ya Rab , ben sende kalmaya geldim.Bir inşirah ayeti kadar sana yönelmeye geldim…

selam ve dua ile...
Aug. 23
fatih kocakwrote:
 

Suskunuz… Hem de çığlık çığlığa bir suskunluk bizimkisi…Bu konuşacak bir şeyimiz olmadığından değil. Konuşmaya çalıştığımız şeylerin, alıştığımız yalnızlığımızdan uzaklaştırması aslında bizim korkumuz…İkimizde cesaret edemiyoruz. Öylesine alışmışız ki içimizde büyüttüğümüz yalnızlığımıza. Seviyoruz onu. Belki de yaşandığında yok olacağı korkusu bizi tereddütte düşüren. Kaybetmekten korkacağımız bize ait bir şey oluşturma kaygısı…Sen yapamadığın hamlenin, hayatın boyu inanmak istediğin değerlere sahip gibi gördüğün düzeni yok etme girişiminden başka birşey olmayacağını düşündün hep… Bense yılların verdiği bir alışkanlıkla içinde var ettiğim bana daha fazla acı vermemek için susmayı tercih ettim…İçimden çığlık atarak susuyorum… Susuyorum… İçimde o kadar güzelsin ki… Sana susuyorum…Demiştim ya “yüreğim susmayı öğreniyor”. Aslı yok. Sevdiğini anladığında içinde duyduğun çığlığın yankısı hiç bitmiyor. O hiç susmayacak… Her gün, her saat bana haykıracak, bağıracak, parçalayacak içimi. Benimse yüzümde o gülümsemem yer edinecek tekrar…Her soğuk üşütemediği gibi, her ateş de yakamazmış insanı… Üşüyorum; alev alev üşüyorum… Hani saatlerce sessiz, tek kelime etmeden sana bakışlarım var ya; gözlerinde beni ısıtacak olan anlamları yakalamaya çalışma çabamdan başka bir şey değil…Ve her yakaladığımda kaybettiğimi hissetmemden öteye gitmeyen bekleyişler…
Ve her kaybettiğimde yeniden yakalama çabam…

 

Gözbebeklerinde kendim yerine başkasını gördüğüm insan; yalan
söylerken bile nasıl bu kadar masum durabiliyordun?

Oysa ki sarılırken sana, başka bir tenin soğuk kokusunu varmış
bedeninde. Bilmiyordum…

İçten içe ağladığım onca gecenin hesabını nasıl verebilirsin
ki. Söyle; en fazla kaç intiharıma sebep olabilirsin? Yüreğimin
sancılarını nasıl yok edebilirsin?.. 

Bu gece başka bir başka ölüm gecesi daha? Bu kez gem vurmadan
geldim acılarıma… Senin yüreğin uçurum ve ben hiç korkmadan

Aug. 18
hoş olmusssa neden sadeleştireyim ki böyle  iyi ;)
spaceme bakacak vaktim yok uğrasamıyorum çalişiyorum ben teşekkürler öneriniz için..
Aug. 8
fatih kocakwrote:
Aug. 8
fatih kocakwrote:
SAYFAN  HOŞ OLMUŞ ARKADAŞIM BİRAZ DAHADA  SADELEŞTİR BRNCE
Aug. 8
ABDULBAKİwrote:

Merhaba, değerli kardeşim, çok güzel bir sayfa hazırladığınız için sizi tebrik ediyorum. Okuyanlara faydalı olacağına inanıyorum. Daha iyi ve daha kapsamlı sayfalar hazırlayarak gençlerimize din, iman, ahlak, namus, terbiye, edep, haya, vatan sevgisi konularını anlatıp öğretmek emri bil maruf olduğu için kadın erkek her müslümana farzdır. Allah hepimizin, çocuklarımızın ve gençlerimizin yardımcısı olsun, binler selam ve dua ile Allaha emanet olunuz. Benim sayfamı da ziyaret edip yorumlarını ekleyebilirsin.

 Öyle bir aşk olsun ki yaşadığımız
Onun destanı göklerde yazılsın.
Öyle bir dostluk yaşayalım ki,
Melekler o dostluğa duacı olsun,
Öyle uzansın ki birbirimize ellerimiz,
Onları birleştiren Allah olsun,
Öyle bakalım ki birbirimize
Bakışlarımız bizi dünyadan alıp Allaha kavuştursun
Öyle dökülsün ki gözyaşlarımız,
O gözyaşlarını silen melekler olsun.
O gözyaşlarıyla cehennemler cennete dönsün...

June 24
sağolasın ablacım beğenmene sevindim tatlım:)
June 19
Tubişşwrote:
ablacımmm emegine ve yüregine saglık....cok güzel bi space olmus....allah emeklerini boşa cıkarmasın ...senn için ve herkes için hayrlı olsun paylaştıkların...allah razı olsun...sewgi ve dua ile...
June 19
FAZİLETİ BESMELE_İ ŞERİFE...
 
o (besmele) allahu tealanın isimlerinden bir isimdir.. onunla allahın en büyük ismi (ismi azam) arasında ancak gözün siyahı ile beyazı arasındaki kadar yakınlık vardır..
besmele_i şerife inince bulut şark'a (doğuya) kaçtı, rüzgar sakin oldu, deniz dalgalandı, bütün hayvanlar kulak verdiler, şeytanlarada sema'dan taşlar yağdı.. ve allahu teala besmele_i şerife hangi şey üzerine okunursa, mhk o şeyde bereket yaratacağına dair, izzet ve celaline yemin etti..
besmele_i şerifeyi terk eden kur'anı kerimden 114 sureyi terk etmiş olur.. (bazı alimlerin beyanına göre) her kim allahu tealanın kendisini 19 zebaniden kurtarmasını istiyorsa, besmele okusun ki, allahu teala onun için besmele'nin her harfinden 19 meleğin her birine karşı kalkan yapsın... besmele_i şerife inince dağlar inim, inim inledi, o kadar ki mekke ehli dağların uğultusunu duydular ve "m... dağlarıda büyüledi" dediler.. bundan dolayı allahu teala bir duman gönderdi taki mekke ehlinin başına çöktü, bunun üzerine rasulallah sav : " her kimki yakinen (şüphesiz) inanarak besmele_i şerifeyi okursa, dağlar onunla beraber tesbih eder fakat dağların bu zikri duyulmaz" buyurmuştur...
mürşidim \ mahmut usta osman oğlunun ruhul furkan tefsirinden...selam ve dua ile
June 1
tefsiri bemele_i şerife..
 
denmiştir ki bütün ilimler ba'dan türer, bütün olanlarba ile oldu, bütün olacaklar ba ile olur, alemler ba ile meydana geldi,, ba'dan başkası için hakiki bir oluş olmadı, ancak herşey ba ile oldu.. (elifemin dediği levhi mahfuzda:)

bismillah...

eğer sen: allahu tealanın ba'yı diğer harflere tercih ederek, kitabını onunla açmasındaki hikmet ve sr nedir?? dersen,

cevap: (harflerin ilki olmasına rağmen) elif ile isimlendirmedi, zira elif biismillah'da düşer, ba ise sabittir, allahu tealanın kitabını ba ile açmasında 10 hikmet vardır..
elif'te yükseklik, kibirlilik ve uzunluk vardır, ba'da ise kırıklık, tevazu ve alçaklık (alçak gönüllülük) vardır.. her kimki allah için (bismillah) tevazu gösterirse allah onu yükseltir... ba (kendisinden öncesine ve sonrasına) yapışmaya mahsustur, çoğu harfler bunun hilafınadır, hususa elif, harfi mukatta''dır (kesilmiş harftir)... ba başta kesralanmıştır (bİ),, ne zamanki ba'da kesra bulundu, surette kırıklık meydana geldi.. manada ise allahu tealanın ~ben benden dolayı kalbi kırık olanlarla beraberim~ buyurduğu gibi mevlanın yardımıyla şeref buldu.. ba'da zahiren kırıklık ve alçaklık vardır, ancak hakikatte yüksek himmeti ve yüksek derecesi vardır. ba sıddıkların sıfatıdır, (bekir ra) elif ise bunun zıddıdır.. ba'nın yüksek derecesine gelince, mhk ki ona bir nokta verildi, elif için bu derece olmadı, yüksek himmetine gelince, ona nokta arz olduğu vakitte sevgilisinin hali gibi olsun diye ancak bir tane kabul etti ve ancak bir tane sevgili kabul etti... ba'da hakkın yakınlığını taleb etmekte doğruluk vardır, zira ne zamanki ba'da noktanın hasıl olmasıyla bir derece bulundu, onunla övünmeyip onu ayağının altına koydu.. cim ve ya bunun hilafınadır, zira onların noktaları başka bir harfle bitiştiklerinde ha ve te 'ye benzememeleri için altlarına düşer (sadık değillerdir).. ba bunu hilafınadır, zira onun noktası, ister yanlız olsun, ister başka bi harfle bitişik olsun daima altındadır... elif illet harfidir, ba ise bunun hilafınadır.. harflerin sıraya dizilişinde elif'ten sonra olması hasebiyle her ne kadar ba elife tabii olsada, manada kendisine tabii olunan tam bir harftir, (ayrı bir anlamı vardır~ile ~gibi).. yine telaffuzdada elif ba'ya tabii'dir, zira elif yanlız başına okunamaz (manası olmaz).. bunun hilafına olup ba ona tabii olamaz.. manada tabii olunması ise surette tabii olunmasından daha kuvvetlidir... ba amil ve kendisinden sonrasını açıklayıcı bir harftir.. bu şekilde onda bir kıymet ve kudret zahir olur ve başangıç için uygun olur.. elif ise bunun hilafınadır, zira o amil bir harf değildir... ba kendisinden sonrakini kendi sıfatıyla sıfatlandırması, onu kesralaması ve onu eğerek tam bir şekilde kendine izafe etmesi, yardım etmesi ve yapışmasıyla kendi sıfatında tam bir kemalat üzerinedir.. hz ali ra 'nın ~ben ba'nın altındaki noktayım~ sözündede işaret ettiği üzere, ba'da irşat edici, tevhid ile (Bir) başkasını tamamlayıcı bir kudret ve yücelik vardır.. ba tevhid (Bir) üzerine delalet eder ve irşad mertebesindedir... ba şefe (dudak) harflerindendir ve şefe harflerinde ba'dan başkası için dudak (kuvvetle) açılmaz..
ahdi misakta allahu tealanın " elestü birabbiküm" sualinde, insanoğlunun ağzını ilk açması =bela= cevabındaki ~ba~ ile olmuştur.. ne zamanki ba ağzın ilk açılışı ve insanın ilk konuştuğu harf oldu, bu manalarda ona mahsus oldu..
ilahi hikmetin gereğince allahu teala onu diğer harflere seçti, kıymetini yükseltti, delillerini aşikar yaptı ve onu kitabının açılışı, hitabının başlangıcı kıldı...
vallahu e'lem..

ruhul beyan \ ismail hakkı bursevi ks \ 1. cilt, sahife 6,7,8...

selam, saygı ve dua ile...
June 1
katkıların  için sağol,Rabbim razı olsun ahmet kardeşim..çok güzel katkılarda bulunuyorsunuz..
May 26
ahmed akwrote:
Müminde Stres Olmaz'' diyordu bir Psikiyatr.Cümle, çok iddialı bulunmuştu.

Kur'an Kıssalarına eğildikçe, insanın yaşayabileceği bütün sıkıntıları Nebi ve Rasüllerin yaşadığını gördü. Onlar bütün belalara rağmen ilahi huzuru yakalamışlardı.

Kur'an'a bir de bu gözle bakmalıydı. Kıssalara göz gezdirdi, çekilen eziyetlere işaretler koydu:

-Yusuf (a.s.), kardeşlerinin hasedi sonucu kuyuya atılmış, esir pazarlarında satılmış, iftiraya uğramış, hapislerde yıllamış, babasına, kardeşine hasret kalmış ama yılmamıştı.

Ümidin, tevekkülün ödülü olarak Mısır'a sultan oldu.''Derdim çok'' diyen hangi insan, Yusuf (a.s.) kadar bela çekmiş olabilirdi?. .

-Yakup (a.s.), 40 sene evlat hasretiyle kavrulmuş, ağlamaktan âmâ olmuş, ümit kesmeden Rabbine yönelmiş, hem gözleri açılmış, hem de evladına kavuşmuştu.

-İsa (a.s.), en yakın talebelerinden biri tarafından arkadan vuruluyor, ihanete uğruyordu.

-Zekeriyya (a.s.), kavmi tarafından öldürülmek üzere kovalanmış, bir ağaç kovuğuna sığınmış ama testere ile biçilmekten kurtulamamıştı. Testere ile bedeni biçilen Zekeriyya'dan çıkan tek ses: ''Huuuu, Huuuu, Huuuu'' idi.

-Nuh'a (a.s.) öz oğlu bile iman etmemişti.

-Lut (a.s.), tebliğinde yalnız kalırken, fitne grupları ile işbirliği yapan; aynı yatağı paylaştığı karısı idi!..

-Tertemiz bir genç kızken Meryem'in (a.s.) iffetine dil uzatılıyordu. İftira ve hakarete uğrayan Meryem, sırlı bir Rasüle anne; gelecek nesillere örnek-mucize bir hanım oluyordu.

Kadından Rasül-Nebi yoktu ama Allah (c.c.) Meryem'e Cebrail'ini yolluyor, vahiy Meryem'den doğuyordu!...

-Eyyub (a.s.), deve - koyun sürüleri sahibi iken ağır bir illetle yatağa düşüyor, tüm servetini yitiriyordu. Etrafında kimse kalmamış, dışlanmış, insanlar, iniltilerinden rahatsız olmamak için Onu karısı ile bir tepe üzerinde yalnız konaklamaya mecbur etmişti.Sabrının ödülü olarak şifa bulan, 70'inden sonra delikanlı gibi ayağa kalkan da yine Eyyub'tu...

-Musa (a.s.), kavmi ile birlikte uzun bir sürgün yasamıştı.Mutlulukları için çırpındığı kavmi mucizeye şahit olduğu halde iman etmiyor, en zor anlarda Musa'yı (a.s.) yalnız bırakıyordu.

-Kainatın Efendisi Hz.Muhammed ( s.a.v) doğmadan önce babadan yetim, altı yaşında, hem de bir yolculukta anneden öksüz kalmış, 8 yaşında dedesini kaybetmiş, tebliğinin ilk yıllarında karısı ve amcasının ölümleriyle sarsılmıştı.

Kendi kavmince hakaret, aşağılama, ambargo, dışlama, taciz etme vb sıkıntıları çekmekle kalmayıp memleketinden ayrılmak durumunda kalan da O (s.a.v.) idi.

Ömrü savaşlarla geçmiş, buğday bir yana arpa ekmeğine karnı doymamıştı.''Ahh Mekke'' dediği çok olurdu.Rasül gurbette yaşamış, gurbete defnedilmişti.

Şimdi siz bütün bunlardan sonra hala ''Moralim bozuk, hayattan zevk almıyorum, stresteyim'' mi diyorsunuz?

Pes yani!..

Kur'an gibi kitabınız, o kitapta onlarca Rasül ve Nebiniz, Kainat Güneşi gibi Önderiniz olacak da stresteyim diyeceksiniz öyle mi?..

Yakışıyor mu size?!..

Kıssaları yeniden okuyun!...

Tarih okur gibi değil, kendinizi Rasül-Nebilerin yerine koyarak, sahnede başrol oynadığınızı düşünerek, olayın içine girerek okuyun.

Göreceksiniz ne stres kalacak, ne de sıkıntı!..

Sabrın, tevekkülün, teslimiyetin eminliği ile huzur müjdesi alacaksınız.

Niye mi bu kadar iddialıyım?

Ben değil, böyle olacağını Allah söylüyor:

Sabredenleri müjdele!...O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman:

''Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na döneceğiz.'' derler.

İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır.

Ve doğru yolu bulanlar da onlardır.

(Bakara-155 / 157)
__________________

selam ve dua ile kardeşim
May 25
ahmed akwrote:

EY RASUL

Sen alemin özüsün,kalbisin,varligin gözbebegi,nurusun.
Alem senin özetin,senin izin ve aydinligindir.
Seninle dogdu alem.
Seninle basladi bizim hikayemiz.
Senin askinla yandi gönüller,senin nurunla doldu yürekler.
Sen,hem övülen,hem öven,hem de övgüsün.

Sen Hak´tan bize en büyük armagansin.
Varligimiz senin gülseninden buldu kokusunu,rengini.
Sen,marifetin rengiydin,kirmizi güldün,gül kokusuydun.
Sen corak topraklarimiza inen rahmettin.

Seninle basladi ve sürüyor maceramiz.
Senin varligin hakki icin duruyor dünya.
Sen varligin omuzlarinda yükseldigi sütunsun.
Adimlarinin izi var kab-i kavseynde.
Solugun tutuyor hala sidretu´l-müntehada

Yetimdin,gariptin,mustulayiciydin: kimsesizlerin kimsesi,caresizlerin siginagiydin.
Bilal acemdi,ezani okurken,´eshedu´diyor s´yi dogru telaffuz edemiyordu.

Bir gün bir yoldasin sikayet edince,Bilal´in sin´i Allah katinda sin´dir" dedin.
bu inilti hala inliyor yüreklerimizde.


Ey Sevgili nebi!
Ey ahlaki kur´an olan elciler elcisi!
Ey rahmetin ta kendisi, ey mutlak adaletin gölgesi!
Seninle basladi ve sürüyor bizim umudumuz.
Sensiz varlik,senin gibi yetimdir,gariptir.

Getirdigin ilah haber,her an yeniden nüzul ediyor yüreklerimize seni andikca.
Seni sevmek,varligi korumaktir;bunu biliyor,bunu söylüyoruz hala.
O sevgide,senin adimlarinin nurdan halelerine bakmanin bir yolu bulundugu icin ölümü de seviyoruz.

Sen olmasaydin,belki alem olmayacakti.sen alemin kalbisin.
Gözlerimiz hala senin kalbindeki o yerdedir.
Senin kalbinin gölgesine girmenin derdindeyiz hala.
Bu dertlerle ney gibi inliyoruz.

Bu aciyla,"Yillar var ki ya Muhammed/Aylar bize hep Muharrem oldu"diyoruz.
Estir solugunu ikimize.
Estir ki,dagilsin Muharrem acisi,
Cagimizin gözyaslari dinsin,
Cölümüz gülsene dönsün.

EY SEVGILI NEBI!

selam ve dua ile kardeşim
May 24
ahmed akwrote:
May 18
ahmed akwrote:

 
 
Neyleyelim, hayat basli basina , saniyesinden senesine bir imtihan.

Var olusumuz bir imtihan.

Varligimiz imtihan, yoklugumuz, yoksunlugumuz imtihan.

Açlik imtihan, zenginlik imtihan.

Ve ömür... bütün bir ömür imtihan...

Bir tek nefesle bitivermiyor ömür.

Her nefeste uçurumlardan yuvarlaniyor

ya da

uçurumlarin kiyisindan son anda dönüveriyoruz.

Günahlarimiz imtihan, sevabimiz imtihan.

Son nefese kadar ne kazandigimiz, ne kaybettigimiz bir sey var.

Neyleyelim, imtihan dünyasi...

Can tatli, kulluk daha tatli...

Bir metrelik çadirda yasayanin da, konaklarda saltanat sürenin de topu topu bir nefeslik cani var.Bütün yapilanlar, yaptiklarimiz o bir nefeslik can için.Can kiymetli.Fakat canin asil sahibini,canani bilen için can,canana sunulabilecek en güzel hediye.Canla imtihan...

Uçurumlarin kiyisindayiz.

Düsmekle kalkmak arasindayiz.

Imtihan içinde nice imtihanlar veriyoruz.

Açlikla-toklukla, varlikla-yoklukla, günahla-sevapla,ölümle-yasamla imtihan oluyoruz.

Kazananlardan olmak ümidiyle...


selam ve dua ile kardeşim
Apr. 28
ahmed akwrote:


 

Yâ rabbi! Sen benim rabbimsin, ben ise senin kulunum. Sen herşeyi
Yaratıcısın, ben ise yaratılanım. Sen rızık verensin, ben ise rızık alanım.
Sen mülkün sahibisin, ben ise kölenim. Sen kuvvet sahibisin, ben ise âciz ve
zelîlim. sen zenginsin, ben ise sana muhtacım. Sen ezelî dirisin, ben ise
ölüme mahkûmum, sen bakisin, ben ise fânîyim. sen kerem sahibisin, ben ise
kötülenmeye lâyığım. Sen iyilik yapansın, ben ise kötülük işleyenim. Sen
affedicisin, ben ise günahkârım. Sen büyüksün, ben ise hakirim. Sen kuvvet
sahibisin, ben ise zaîfim. sen verensin, ben ise isteyenim. Sen emniyet
verensin, ben ise korkanım, Sen cömertsin, ben ise dua edenim.
Ey merhametlilerin en merhametlisi! Rahmetinle benim günahlarımı affet.
Suçlarımı bağışla.Amin

Apr. 12
Harisi eşari ra'dan rivayet edilen bir hadisi şerifte rasulallah sav şöyle anlatmakata ;
_mevla teala hazretleri yahya bin zekeriyya as'a israil oğullarına da amel etmelerini emredip, kendisininde amel etmesini emrettiği 5 kelime vahyetti.. neredeyse yahya as ondan aciz kalacaktı (ihmal edecekti) ki isa as ona;
_"muhakkak ki allahu teala sana 5 kelimeyle amel etmeni ve israil oğullarınada emredip onlarında amel etmelerini vahyetti, ya sen onlara emredersin, yada ben onlara emrederim.." dedi, yahya as ;
_"beni geçmenden ve benim bu sebeple yere batırılmamdan veya azap olunmamdan korkarım" dedi ve israil oğullarını meyti makdise topladı, her yer doldu, hatta şerefelerin üzerine oturdular.. yahya as onlara ;
_allah bana 5 kelimeyle amel etmemi ve sizlere emredip sizlerinde amel etmesini emretti.. evvelkisi ;
"allah'a ibadet etmeniz ve ona hiç bir şeyi ortak koşmamanız.. allah'a şirk koşanın misali bir adam gibidir ki, bu adam kendi halis malından, altınıyla, gümüşüyle bir köle satın alır ve "bu benim evim, buda işim, çalış ve kazancını bana öde" der, köle ise çalışır ve kazancını efendisinden başkasına öder, sizden hanginiz böyle bir köleye razı olur??
ikincisi ; muhakkak ki allah size namazı emretti ve namaz kıldığınız vakit, sağa, sola bakmamanızı zira allahu teala kul sağa, sola dönmedikçe vechini namaz kılan kulun yüzüne çevirir..
üçüncüsü ; allahu teala size orucu emretti, bunun misali kendisinde kese içerisinde misk kokusu bulunduğu halde bir topluluğa giren adam gibidir ki, bu misk topluluğun hoşuna gidiyor.. muhakkak ki oruçlunun ağız kokusu allahu teala katında misk kokusundan daha güzeldir..
dördüncüsü ; allahu teala size sadakayı emrediyor, bunun misali ise ; düşmanlara esir düşen bir adam gibidir, düşmanlar onun elini boynuna bağlar ve boynunu vurmak için getirirler, esir ; "size malımın azı ile çoğu ile fidye veriyorum" der ve nefsini (canını) kurtarır..
beşinci olarak ; size allahı zikretmeyi emrediyor, bunun misali düşmandan kaçan bir adam gibidir, düşman onun izini sür'atle takip  eder taki kalelerden bir kaleye gelirler, adam bu kaleye girerek kendini düşmandan korur.. kulda nefsini şeytandan koruyamaz, ancak allahın zikriyle korur....
 
efendimiz sav bunun üzerine buyurdu ki ;
_"bende sizlere  5 şeyi emrediyorum, allah bana onlar ile emretti, dinlemenizi, itaat etmenizi, cihadı, hicreti ve cemaatı.. her kimki (ehli sünnet) cemaatinden bir karış ayrılırsa, dönene kadar, islam ipini boynundan çıkarmış olur.. her kim cahiliye davasını tutarsao cehennem ehlindendir" bunun üzerine bir adam "namaz kılsa, oruç tutsada mı?" diye sordu, efendimiz sav ;
_"namaz kılsa, oruç tutsada (yine cehennem ehlindendir).. ey allah'ın kulları, sizi müslüman olarak isimlendiren allah'ın davasına tutunun.." buyurdu..
 
~~EHLİ SÜNNET~~
amelleri yükselten itikat güzelliği,
inancı olmayanın yok hiç özelliği,
ehl_i sünnet yolunda ölürcesine çalış,
çalış ki sen bulasın cennette güzelliği...
gaye cemali bulmak, diğerleri bahane,
bir müslümanın gönlü olmamalı meyhane,
gönül ki ; bir saraydır, yabancının yeri yok,
tecelli ederse zat, doyum olmaz seyrane...
 
şüheda~suleha~hızır ali murat oğlu hoca(m)..
 
selam ve dua ile arkadaşım.. fii emanillah
Apr. 12
ahmed akwrote:
AŞk...
 
yürek de damla damla akar mı böyle..

gül kokusu, gül muhabbeti, yürekten damla damla süzülür mü böylesi..

aşk, taneyi mücevher yapan,
faniyi baki yapan..
bir kainatı aşk ile dolduran Rabb'e aşk...
olmazları olduran,
kabımızı güllerle dolduran Rabb'e aşk...
bir zerreye bile akla sığmaz kanunları sığdıran,
nice fabrikalar işletip en güzel suretiyle bize sunan
Suyu Rahmet, Gülü Muhabbet eyleyen Rabb'e aşk...

Ancak aşk ile dönebilir bu dünya,
Aşk olmazsa bir elektron dahi yörüngesinde duramaz..
Su molekülleri biraraya gelemez..
Yağmur yağamaz,
Güneş doğamaz o ilahi Aşk olmasa..

Halık-ı Kerim'in "ol" emri olmasa..
Ne alem olur, ne zerre, ne katre, ne güller, ne gülistanlar
ve ne biz insanlar..

Ama "Ol" dedi Rabbim..
"Gel" dedi dünyaya..Ve bizleri bu fani misafirhaneye misafir eyledi,
Tüm cihazatları verdi Rabbim..
Görmeye, Bilmeye, İnanmaya, İtaate, Sevgiye, Aşka ve Teslimiyete dair,
Tüm cihazlarla donattı bizi...
Halk eyledi, Rahmeyledi, nur eyledi..

Alemi melekleriyle donattı, herbirini emrimize memurlar eyledi..
Hizmetkarlarıyla doldurdu dörtbir yanımızı,
ve "en sevdiğini" gönderdi bizlere...
Nelerden nelerden nasipdar eyledi...

Mahbub-u Hakiki olan Rabbimiz, O aşk'a teveccüh ettirsin bizi
O'na sevk etsin bizi,
O'nunla eylesin bizi..

Amin....
selam ve dua ile kardeşim
Apr. 5
ALLAH RAZI OLSUN COK GÜZEL OLMUŞ
 
Apr. 4
 

OLAN BÜLBÜL GÖRÜR GÜLDEN CEMÂLİ 

   CEMÂLİ SEYREDEN BULUR KEMÂLİ...

SAYFAMI ZİYARET ETTİĞİNİZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM ARKADAŞIM

FAZLASIYLA AYNI GÜZELLİKLERLE DOLU OLAN BİR SAYFANIZ VAR

''Mevlam Sizden ve Sevdiklerinizden Razı Olsun''

Selam ve DUA ile

Apr. 3

rivayet olunur ki haccacı zalim hz enes r.a.'yı huzuruna çağırdı ve dedi ki ;

_"bana söven senmisin?"  enes ra ;

_"evet çünkü sen zalimsin,efendimiz sav'e muhalefet ettin.."dedi, haccac ;

_"seni öldürmek istesem en kötü şekildee öldürürüm" dedi, enes ra bunun üzerine ;

_"eğer bunun senin elinde olduğunubilseydim elbette sana ibadet ederdim, ancak sen buna kadir değilsin, rasulallah sav bana bir dua öğrettiki her kim onu sabak ve akşam üç defa okursa allahın korumasında olur, ben o duayı okudum.. " haccac ;

_"onu bana öğretmezmisin?" dedi, enes ra ;

_"hayır! onu sana öğretmem ve sen hayatta olduğun müddetçe başkasınada öğretmemki sana ulaşmasın" buyurdu ve oradan çıktı.. haccaca ;

_"niçin onu öldirtmedin?" dediler, haccac ;

_"onun arkasında 2 tane büyük alan gördüm, onlardan korktum.." dedi..

yine denirki enes ra o duayı kimseye öğretmedi ancak ölüm döşeğinde hizmetçisine söyledi ki şu dua olduğu yine rivayetler arasındadır ;

"BİSMİLLAHİLLEZİ LA YEDURRU MEASMİHİ ŞEY'ÜN FİL ERDİ VELA FİSSEMAA' VEHÜVESSEMİUL ALİİM"

enes ra haccac ehli olmadığı için ona öğretmedi, nitekim ayeti kerimede ;

"GERÇEKTEN ALLAH SİZE EMANETİ EHLİNE VERMENİZİ VE İNSANLAR ARASINDA HÜKMETTİĞİNİZ ZAMAN ADAALETLE HÜKMETMENİZİ EMREDER" nisa suresi 58. ayeti kerime..

EMANETİ  EHLİNE  VERMEK..
dili olan herkes pervasız konuşuyor,
ölçüsüz konuşmadan kargaşa oluşuyor..
kalem eline alan bilir, bilmez yazıyor,
çözülmüyor olaylar belki daha azıyor..
konuşan ve yazanlar düşünmeli mutlaka,
hitap ettiğin toplum takla atmasın sonra..
arkadaş! söz dinle, söz! herşey yazılmaz,
karanlık emellerle hiç bir yere varılmaz..
şeffaf olmak var iken karanlığı arama,
helal yollar var iken ne işin var haram'a?
zulmetme, yalan dem, aldatma, yanlış tartma,
her kötülük sendeyken kendini iyi sanma..
rüşvet alma ve verme, bunlara güzel deme,
kendi çıkarın için bir diğerini ezme..
insan hakları bumu, karşısındakini ezmek?
hak- hukun üstünde çizmelerle gezmek..
ormanda yaşayanlar hak- hukuk ne bilmezler,
onların yaşamları bahsimize girmezler..
biz insan oğluyuz biz, edep lazımdır bize,
söyleyişimiz ona, onun için girdik söze..
gücün yetmeyen yükün altına ne girersin?
kendin yetmiyor gibi ahaliyi ezersin..
ne güzel söylemişler söyleyenler şu sözü,
emaneti ehline ver işte sözün özü..
şüheda, suleha hızır ali muratoğlu hoca(m)
SELAM VE DUA İLE..
Apr. 1
. .wrote:


Yarabbim Yarabbim Yarabbim

Cumalar hürmetine,
peygamber efendimizin yüzü suyu hürmetine, tüm sevdiğin kullarının suyu
yüzü hürmetine bizleri affet, sana layık kul, peygamber efendimize
layık ümmet et Yarabbim.
Allahım,  sıkıntılarımızı gider, tüm dua dostlarımızın ve müslüman kardeşlerimizin ne sıkıntısı varsa,
 VATANIMIZI KORUYAN MEHMETÇİKLERİMİZE YAR VE YARDIMCI OL YARABBİM,
SEN DÜŞMAN KARŞISINDA GÜÇLÜ KIL YARABBİM...
HASTALARA ŞİFA,
DERTLİLERE DEVA,
BORÇLULARA EDA,
İŞİ OLMAYANLARA İŞ,
 AİLE HUZURSUZLUĞU OLANLARA AİLE HUZURU,
KÖTÜ ALIŞKANLIĞI OLANLARA GÜZEL AHLAK NASİP ET YARABBİM.
Bunları senin RAHMET ismine sığınarak istiyoruz Yarabbim, biliyoruz sen çok rahmetlisin,
bizlere çok merhamet edensin, senden başka kapımız yok
Allahım ne olur bu aciz kullarını affet,
göz açıp kapayıncaya kadar bile bizleri nefsimize uydurma Allahım.
Kalbimiz senin aşkınla, peygamberimizin sevgisiyle atsın Allahım.
Bizlerin dilinden zikiri, kuranı, duayı eksik etme.
Yarabbim bu cumalar hürmetine dualarımızı kabul et.
Sen Rahimsin, sen Kerimsin, sen Latifsin, sen Azimsin,
ne olur Yarabbim affet bizleri, iki cihandada aziz et.
Tüm müslüman kardeşlerimizin sıkıntılarınıda gider,
bizleri hertürlü kötülükten muhafaza et,
onların sıkıntılarına derman ol.
bayrağımızı indirme, ezanımızı dindirme,
düşmanlarımıza fırsat verme, 
Ülkemizin hakkında hayırlı olanı nasip et.
Allahım bu cumalar hürmetine senden istiyoruz Yarabbim
el açan kullarının ellerini boşa çevirme,
dualarımızı kabul olanan dualardan eyle.

AMİN AMİN AMİN.

Mar. 28

esmaü'l hüsna

Esma-ul Husna
 
sitene ekle