More servicesWindows Live
HomeHotmailSpacesOneCare
 
MSN
Sign in
 
 
Spaces home  sündüsPhotosProfileFriendsBlog Tools Explore the Spaces community

Blog

April 05

:::

Okyanus yürekli dostlar……

 

y1p49AF7-hQyQT6ivl64cNf6CLw1_PjPY6OOzKI_DtdS1LfopKS6_u90uCLQBzPEafFaVKpjEQ9DqA

 

 

Su, kendine sırdaş arıyordu.

Önce buluta verdi sırrını, ağır geldi sır buluta. Sağanak sağanak döktü suyun tüm sırlarını..

Sonra göle gitti su. Ona anlattı derdini. Bu arada bulut suyun sırrını yağmur yapıp, dolu yapıp, kar yapıp savurduğu için, zaman zaman taşıyordu göl ve çıkıyordu suyun sırrı iyice açığa..
Sonra nehre verdi su sırrını. Nehir de aldı suyun sırrını çekti gitti..

Dereye verdi. Dere biraz daha yavaş olsa da nehirden, o da götürdü suyun sırrını bir başka bilinmeze...
Çağlayanlar, şelaleler, akarsular. .. Hepsi kayboluyordu bir anda..

Sonra bir gün su takip etti dereyi. Dereye okyanusa kavuşunca farketti su, bütün sırlarının akarsularla, çağlayanlarla, ırmaklarla... okyanusa taşındığını.

Karar verdi su. Sırrını okyanusa verecekti. Öyle de yaptı zaten. Tüm sırlarını okyanusa verdi. Artık suyun sırrını okyanustan başkası bilmiyordu. Ne taştı okyanus, ne bir başkasına taşıdı suyun sırrını, ne de kurudu....

Geçenlerde karşılaştık suyla. Bir bardaktaydı. Suskundu.
Çok uğraştım konuşturamadım.
Ben tam giderken ''Dur !'' dedi su.
Durdum!
''Okyanus yürekli dostlar bulmadan sakın konuşma! Taşıyamazlar, kaldıramazlar senin yükünü, canını yakarlar, utandırırlar.. ..'' dedi.

(alıntı)

April 04

:::

 

..:::GELSEYDİN:::..

 

110fads

Sevgili!
Ümmü Mektum gibi
Seni görmeden sana sesleniyoruz
Alıp verdiğin nefesi duyar gibi
Sanki açınca gözlerimizi
Seni görecekmişiz gibi
Sana sesleniyoruz.
Senin huzurunda ses yükselmez.
Edeple konuşulur; edeple susulur.
Hele biz ki bu kapının dilencileri,
El açıp beklemekten başka
Bize bir şey düşmezdi ama
Şu araya giren yıllar olmasa
Medine’ne uzak yollar olmasa
İsmin anılınca yürek yanmasa
Kapında beklemekten başka
Bize bir şey düşmezdi.
Bekliyoruz Sultânım!
Rüyada olsa bile
Belki teşrif edersin diye
Hem de hiç kimseyi beklemediğimiz gibi.
Seni bekliyoruz.
Gelseydin,
Bizim için cennet olurdu gelişin.
Gelseydin,
Saadetli asrından gönderdiğin selâmını,
'Kardeşlerim' deyişini
Birbirimize nasıl anlattığımızı görürdün.
Gelseydin,
Dolaşsaydın sofralarımızı,
Bir tabak fazla görecektin,
Bir bardak, bir kaşık fazla...
Ve sofrada bir yer boş,
Baş köşe! ..
Ola ki Sen(A.S.M.) lutfeder gelirsin diye.
Gelseydin,
Dolaşsaydın gecelerimizi,
O 'Kutlu Doğum' gecelerini,
Anneler görecektin.
Yeni doğmuşsun gibi,
Yeryüzünü yeni teşrif etmişsin gibi,
Mışıl mışıl uyuyasın diye
Seni sabahlara kadar
Hayalen ayaklarında sallayan anneler görecektin.
Sevgili!
Gelseydin,
Medine-i Münevvere'den dünyaya yayılan Ashabın gibi,
Eyyüb Sultan gibi,
Kab bin Malik gibi,
Bir fecir vaktinde,
Henüz yirmisinde yirmi beşinde,
Bırakarak yurtlarını ocaklarını,
Hedeflerine ilahi rızayı koyan,
Arkalarına bakmayı ar sayan,
Yiğitler görecektin.
Onlar senin yiğidin,
Elleri, o öpülesi elleri,
Kimbilir hangi memleketin zemheri soğuklarında üşürken,
Senin köyünün hayaliyle ısındılar.
Gelseydin,
Gecenin zifiri karanlığında,
Uykunun en tatlı aralığında,
Rabiatül Adeviyye gibi Rabbiyle başbaşa
Gençler görecektin.
Gözyaşı dökerken günahlarına,
Veysel Karani'den istediğin gibi,
İnsanlığa dua eden gençler görecektin.
Gelseydin,
Asr-ı saadet gibi olmasa da,
Koklanmaya değer güllerimiz vardı.
Yine senin ikliminde yetişen.
Ama sen gelseydin,
Dikenler bile gül kokardı EFENDİM(A.S.M.) ! ! !
Seninle göz göze gelmeden gizli gizli seni seyretmek...
Hz.Vahşi gibi...
Hani sen Hane-i Saadet'ten Mescid-i Nebevi'ye giderken
Aişe annemiz ardından hayran hayran bakardı.
Seni mescidin önünde bekleyen Ashabı'nınsa
Bakışları yerdeydi.
Edepten göz göze gelmezlerdi.
Sende(A.S.M.) tebessüle nazar ederdin.
Mütebessim çehreni bir Ebu Bekir(R.A.) görürdü,
Bir de Ömer(R.A.) ...
Şimdi okununca Ezan-ı Muhammedi
Pencerelerde, kapı önlerinde,
Seni(A.S.M.) bekleyen nemli gözler var.
Gelseydin,
Ve yürüyüp geçseydin önümüzden,
Gülleri bayıltan o enfes kokunu çekerdik içimize.
Sevgili!
Hakiki aşıkların sana doğru uçarken
Bizim bu yaptığımız yolda emeklemekti.
Dünya güzelliğiyle kollarını açarken
Bize düşen el açıp kapında beklemekti.
Sevgili!
Bekliyoruz! ...

:: Dursun Ali ERZİNCANLI::.

March 11

:::



 

Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın meşhur kıssasının hülâsası şudur ki:

Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın azîm mükâfâtını düşünerek, kemâl-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra, yaralarından tevellüt eden kurtlar kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve marifet-i İlâhiyenin mahalleri olan kalb ve lisanına iliştikleri için, o vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle, kendi istirahati için değil, belki ubudiyet-i İlâhiye için demiş: "Yâ Rab, zarar bana dokundu. Lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime halel veriyor" diye münâcât edip, Cenâb-ı Hak o hâlis ve sâfi, garazsız, lillâh için o münâcâtı gayet harika bir surette kabul etmiş, kemâl-i âfiyetini ihsan edip envâ-ı merhametine mazhar eylemiş.

İşte bu Lem'ada Beş Nükte var.

BİRİNCİ NÜKTE

Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın zâhirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyüb'den daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar.

Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdit ediyordu. Bizim mânevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor. O münâcât-ı Eyyübiyeye, o hazretten bin defa daha ziyade muhtacız.

Bahusus, nasıl ki o hazretin yaralarından neş'et eden kurtlar kalb ve lisanına ilişmişler. Öyle de, bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler-neûzu billâh-mahall-i İmân olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar.

Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.

Meselâ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicap ettiği zaman, melâike ve ruhaniyâtın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor.

Hem meselâ, Cehennem azâbını intaç eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennemin tehdidâtını işittikçe istiğfarla ona karşı siper almazsa, bütün ruhuyla Cehennemin ademini arzu ettiğinden, küçük bir emâre ve bir şüphe, Cehennemin inkârına cesaret veriyor.

Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın, küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultân-ı Ezel ve Ebedin mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor. Ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki, keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasaydı! Ve bu arzudan, bir mânevî adâvet-i İlâhiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-i İlâhiyeye dair kalbe gelse, katî bir delil gibi ona yapışmaya meyleder; büyük bir helâket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki, inkâr vasıtasıyla, gayet cüz'î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkârda milyonlarla o sıkıntıdan daha müthiş mânevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını kabul eder.

...

Lem'alar

February 29

:::

Sıfır Almayalım, Sıfır Olalım

i8080061338812qo3

Yalnızca tebessüm ettirmeyen, derin ve ince manalar yüklü bir fıkra.
Fıkra şöyleydi; Büyük makamda bulunan birisi, yanındakiler arasında dalkavukluğu(yağcı, yalaka) meşhur birisine “sıfır nedir?” diye sormuş. Cevap bir dalkavuğa yakışır şekildedir “Sizin huzurunuzda ben” demiş. Bu fıkrayı okuyunca müthiş etkilendim, bir kul olarak söylemem, vicdanımda his etmem gereken bir söz, dalkavuğun ağzında yankılanmıştı. Mülkün Sahibinin “Ey insanlar! Sizler Allaha karşı fakirlersiniz”(Fatır,15) fermanını düşündüm. Evet, gerçekte sıfır bendim. Allahın huzurunda bir sıfırdım. Elimde ne varsa, elim de, her şeyim de, onundu, ondandı.

Elimdekileri alsa geriye ne kalırdı ki? Ben ise, askerin kullanması için, emaneten verilen silaha, benim silahım demesi gibi, benim elim, benim gözüm diyordum. Bu vehmi bir söyleyişti, çünkü herkes düşünse anlayacaktı ki, benim gözüm demek, bana emanet edilen göz demekti. Gözümün yapılmasında, şimdiki işleyişinde en ufak bir emeğim olmamıştı ve olmuyordu ki sahipleneyim. İşte emanet olduğunu unutanlar sahiplendiler, sahiplenince de başkasının(Allahın) malını rızasına ve yaratılış gayesine uygun olmayan şekilde kullanmaya başladılar. Bana ait olmayan bir elbiseyle nasıl böbürlenebilirdim ki, ama sıfırlığımı hatırlayamadım ve emanete hıyanetler işledim, işlemekteydim…

Sıfır üzerine değerlendirmelere devam edelim.

Binlerce sıfır bir araya gelse, bir artma, bir değişiklik olmaz. Hapisteki birinin, diğer mahkûmlardan beklentisinin olması ne kadar saçma ise, hepimiz de mahkûmlar gibi aciziz. Sıfırlardan, mahkûmlardan, yüz çevirip, her şeyin sahibine “İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn ” ile yalvarıp, ondan yardım bekleyelim.

Bir mikrobun yere serdiği canlılar olarak acizliğini bilen, havanın, güneşin, rızıkların muhtaçlısı olarak, fakirliğini anlayan kullarından olduğumuzu ispat edelim. İddia ispat ister. İnsanın tam anlamıyla kendini unuttuğu, kendinden geçtiği, kendini sıfırladığı an ise secde idi. Bu bitiş yeri Âlemlerin sahibine en yakın olunan yerdi. “Sadakalar… fakirler içindir”(Tevbe,60) Ayeti, Allahın ikramlarının, kendini sıfır bilenlere, fakir bilenlere geldiğini ilan etmekteydi. Zengin olan, fakire yardım ettiği gibi, sonsuz “Gani” olan Allah ta, huzurunda kendini sıfır bilenlere burada da ötede verecekti.

Kendini, Âlemlerin sahibinin huzurunda sıfır bilen, her şeyini ona borçlu, hatta her şeyin onun olduğunu anlayan bir insan, artık çalımlı yürür mü, desinler arzusu taşır mı, diğer sıfırlara tepeden bakar mı? Kendini diğer varlıklardan üstün görme kanserine yakalanır mı?

Sıfırın zirvesinde oturan ve gerçek varlığa kendini sıfırlamakla ulaşılacağının dersini veren Peygamber Efendimiz den (s.a.s) ders alanlar, bize ibretlik sözler söylemişlerdir. Mesela: İmamı Rabbani bir hayvanı göstererek ben şu hayvan gibiyim derken bu inceliği dillendiriyordu. Bediüzzaman Said Nursi “Sözler’deki hakaik (gerçekler) ve kemalât (üstünlük, mükemmellik) benim değil Kur’ân’ındır. Ve Kur’ân’dan tereşşuh etmiştir (sızma). Risaleler kendi malım değil, Kur’ân’ın malı olarak Kur’ân’ın reşehat-ı meziyatına (Kur’ân’dan sızıntılar) mazhar olduklarını izhar etmeye (açıklamaya) mecburum. Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri (özellikleri) kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.” derken bu anlayıştaydı ve Allah katında büyük olanlar, ellerindeki emanet olan, mallarını, mülklerini, ilimlerini, kısacası her şeylerini ondan bilmekle, onun bilmekle büyük olmuşlardı.

İlim dünyasında ve bilgisayar dilinde ki yazılar “nokta” ların bir araya gelmesiyle yazılır. Varlıkların aslı olan atom “nokta” dır. Ağacın özü olan çekirdek bir “nokta” dır. Allah’a en yakın yer ve an olan secdede “nokta” gibiyizdir. Nokta(.) ise eski yazı dilinde(arapça) sıfırdır. Yani her şey sıfırdan oluşur diyebiliriz. Kullandığımız yazı dilindeki sıfır(0) bile gururlu içi şişirilmiş bir sıfırdır. Hatta Kuran fatihada, fatiha besmelede, besmelede be harfinin noktasında gizlenmiştir. Nokta çekirdeğine ağacı sıkıştıran kudret, besmelenin be harfinin noktasına da Kuranı yerleştirebilir ve öyledir. Kendilerini sıfır bilenler ispatını da namazlarının secdeleriyle ilan ederler.

Nefsimizi ikna etmek için şöyle bir düşünelim, Televizyonlarda, gazetelerde, hemen her yerde ilanlar ile denilse ki “Falan şahıs, dünyanın en zenginidir” eğer O şahıs, her taraftaki bu ilanlara inansa ve var mı benden zengin kimse? dese, Ona demezler mi, cebine bir bak, sermayen nedir ki sen onlara inanıyorsun? Cebine baksa 5 lirası var, anlar ki gerçekte öyle zengin değilmiş, dünyadaki herkes sen zenginsin dese de, artık onu inandıramaz. “Bütün halk beni medh ü senâ etse, beni inandıramazlar ki iyiyim, sahib-i kemâlim.” Said Nursi.

Bizde nefsimizin hilelerine, çevrenin övgülerine karşılık, cebimize baksak ki, sermayemiz acizlik, fakirlik, mikroba yenilebilen zayıflıkta fani bir varlığız, o zaman haddimizi bilir, sıfır olduğumuzu anlar, secde ile imzamızı atarız.

Eğer, boyumuz 1,5 metre ise, sandalyeye çıkmamız gerçekteki boyumuzu değiştirmeyecektir. Eğer, gerçekte hiç bir şeye sahip olmayan “emanetçiler” isek, makamlara çıkmamız, mal bekçiliklerimiz bizim “sıfır” lılığımızı değiştirmez. Biz kendimizi kandırsak da.

Ne mutlu kendini sıfır bilip, haddini bilenlere
Ne mutlu sıfırlaşıp, saflaşan ve sonsuz zatı bulanlara.

(alıntı)

 

February 23

:::

GÜLMEK SANA YASAK DOSTUM!

x1pphu2k6hcg6oekwctlowsis5
Sana daha önce "Ağlama ne olur gül artık.
 
Gülmek senin hakkındır."demiştim.

Şimdi ise "Sana gülmek yasak"diyorum. Sanma ki bu bir çelişki; sanma ki bunlar birbirine mâni.
 
Aksine bunlar birbiriyle iç içe...

Gülmek,üzerine yüklenen ebedî dâvânın ağırlığından gafleti anlatıyorsa;o sana yasak!..

Eğer ebedî dâvânın bayrağını bir adım götürme nimetine nâil olmanın şükür ve sürûrunu temsil ediyorsa,elbet gülmek hakkındır.

Ağlamak bedbinliğe ve şevksizliğe alem olmuşsa ağlama!..
 
Yazıktır gözyaşlarına...

Eğer îman bayrağını ötelere götüremenin ızdırabı, gayrın dertlerini düşünme faziletinin ifâdesi ise ağla,hem de sel gibi gözyaşı dök!...
 
O yaşlar bir gün rahmet bulutu olup seni gölgeler,hatta yağmur olup âb-ı hayat sunar.

Sen öyle bir duygu girdâbındasın ki;kurtulamazsın.

Sen; gülmek -ağlamak,sevmek-sevilmek,konuşmak-susmak gibi zıtların belki de vefâsızlıkların,kadirşinassızlıkların sâhillerine uğrayan helezonik bir güzergâhın yalnız yolcususun.

Senin yolunda yalnız dikenler ve çakıllar değil,pusu kurmuş çakallar da var.

Senin yolunda maddî ve mânevî menfaatlerden de öte,bir ulu gaye için çırpınmak var.

Neylersin sen buna gönüllü tâlip olmuşsun.

Sen kâinâtı kucaklayan bir ulu ideale baş koyacak fıtratta doğmuşsun..
 
 Küçük hülyâlarla nasıl avunursun?

Sen her şeyin sâhibine gönül vermişsin,bir şeyde nasıl boğulursun?...

Sen kendini başkasıyla mukâyese edemezsin,çünkü sen farklısın!..

Sana bazen ağlamak yasaktır!

Kan kussan kızılcık şerbeti içmiş gibi duracaksın..
 
 Sana bakıp şevk alanları üzmemek için gözyaşlarını içine gömüp,bağrına taş basacaksın...

Sana bazen gülmek yasaktır!

Herkes şen şakrak iken,sende derin bir tefekkür hâli,bir ağırbaşlılık,bir vakar görülür.

Belki de tebessümünle iktifa edersin;çünkü sen zerre kadar zamanda kaybolmaz,asırlar ötesini düşünürsün.

Gün olur,bir ulu hizmetin peşinde yalnız koşturur,türlü fedâkârlıklara katlanırsın.

Belki umduğunu bulamaz, belki destek beklediklerini ilgisiz görürsün...

Nice zamanlar doğru bildiğin yolda yalnız yürümeğe mecbur kalırsın....

Sakın sakın, sana el uzatmayan zavallılar grubunun sahte saâdetlerine imrenme!

Onlara kızma,adâvet etme. Sadece acı...

Çünkü sen farklısın dostum! Allah sana başkalarının dertleriyle dertlenme fazileti vermiş.

Senin beynin enbiyalar ,evliyalar, sâlihler, sıddıklar ve mücahitlerin mefkûresiyle doldurulmuş.

O nuranî zincire bir küçük halka olmak,o ulvî kervanın peşinden koşmak,o mukaddes ayaklarına toz olmak istediğimiz dava ehlinin bir küçük ferdi olmak arzusu vermiş;ne diye küçük düşünüp,hislerini dünya için hebâ edeceksin?

Sen farklısın dostum çok farklı!

Ömründe seni bir kere dahi düşünmeyen,sana zerre kadar menfaati dokunmayan kişinin imanını kurtarmak için çırpınıyorsun.

Onun için çalışıyor,programlar yapıyor,diller döküyorsun.

Neylersin ki elinde değil,başkasını düşünmeden edemiyorsun.

"Boş versene" diyemiyorsun.

"Aldırma da geç git"diyenlere kulak asmıyorsun,

"Milleti sen mi kurtaracaksın?" diyenlere :

"Evet ben kurtaracağım! Var mı bir diyeceğiniz!" diye haykırıyorsun...

Sen gönüllü bir mahkûmsun dostum!

Sâniyeleri Allah yolunda hizmetle geçen bir çelik duvarla örmüşsün çevreni.

Sen kendi mahpushâneni kendin yapmışsın,ne diye dışarıdaki aylaklara imreneceksin?

Sen seni seninle mukayese et. Sen başkalarına bakıp da "o niye böyle?Şu niye şöyle?"deme.

Sen kendi kabiliyetlerini,kendi duygularını aksa'l-gayâta çıkar. Sen kendinle yarış!..

Bu hükümet-i cumhuriyenin tek memuru ben miyim?"deyip el etek çekme! Bu senin davandır...

Unutma! Problemler küçük insanların şevkini kırar,büyük insanların azmini artırır.

Sen büyük insansın. Çünkü büyük ve ebedî bir davaya gönül vermiş,baş koymuşsun.

Sıradağlar gibi problemlerle çevrilsen takma kafana!

Bu dava büyükse sahibi de büyük.

Senin gibi ihlaslı,cevval kahramanları yalnız mı bırakır?....



CATLARCASINA KOSTURAN HİZMET ERLERINE İTAFEN..
BINLER SELAM VE DUA ILE..
 
alıntı
February 18

:::

Göz Çukuru


Halinden yoksul olduğu anlaşılan bir adam, deniz kenarında oltayla balık
tutuyordu Tesadüfen oradan geçmekte olan ülkenin padişahı bu
gariban adamla ilgilendi ve ona, "Oltana ben burada iken ilk takılan şey ne
olursa sana onun ağırlığınca altın vereceğim" dedi Biraz sonra oltaya
takıla takıla ortası delik bir kemik takıldı Hükümdar balıkçıya, "Ne
yapalım, şansın bu kadar, oltana ağır bir şey takılmadı" diyerek alıp
sarayına götürdü Saraya varınca adamlarına, balıkçıya elindeki kemiğin
ağırlığınca altın vermelerini emretti Kemiği terazinin kefesine koydular,
öbür kefesine de altın koymaya başladılar Beş, on, yirmi, elli diyerek
altınları koydular ama kemik yerinden oynamıyordu Görünüşte dört beş altını
zor tartar göründüğü halde, tahminlerin on misli üzerinde altın koydular
kemik bana mısın demedi Altını doldurmaya devam ettiler, terazinin kefesi
doldu taştı ama kemik tarafı yerinden kımıldamıyordu Bunda bir sır olduğunu
anladılar Bir bilgeyi çağırıp bu sırrın ne olduğunu sordular Bilge kemiği
eline alıp şöyle bir baktıktan sonra şu açıklamada bulundu:"Bu kemik
açgözlü bir insanın göz çukurudur Siz bunu tartmak için bütün hazineyi
koysanız yine yerinden oynamaz Çünkü doymaz Ama bir avuç toprak bunu
doyurur"

Nitekim bir avuç toprak alıp terazinin kefesine koydu ve kemik yukarı
kalkıverdi

February 16

:::

arkadaş

 

 kirik_kalp

Kötü karakterli bir genç varmis. Bir gün babasi ona çivilerle
dolu bir torba vermis. Arkadaslarin ile tartisip kavga ettigin
zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak" demis. Genç, birinci gün
tahta perdeye 37 çivi çakmis Sonraki haftalarda kendi kendine kontrol
etmeye çalismis ve geçen her günde daha az çivi çakmis. Nihayet bir gün
gelmis ki hiç çivi çakmamis. Babasina gidip söylemis.
Babasi onu yeniden tahta
perdeninönüne götürmüs. Gence "Bugünden baslayarak
tartismayip kavga etmedigin her gün için tahta perdeden bir çivi çikart,
sök" demis. Günler geçmis. Bir gün gelmis ki her çivi çikarilmis. Babasi
ona "Aferin iyi davrandin ama bu tahta perdeye dikkatli bak. Artik çok
delik var. Artik geçmisteki gibi güzel olmayacak" demis. Arkadaslarla
tartisip kavga edildigi zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime
bir yara (delik) birakir. Arkadasina bin defa kendisini affettigini
söyleyebilirsin ama bu delik aynen kalacak kapanmayacak.
Bir arkadas ender bir mücevher gibidir. Seni güldürür yüreklendirir. Sen
ihtiyaç duydugunda yardimci olur seni dinler sana yüregini açar" demis.

February 14

:::

                      EVLİLİK İNSANI ALLAH A YAKLAŞTIRMALI

                                                                   

   

                     

evllk

 

Evlilik, insanı günahtan koruyan bir kalkandır. Evlilik, el ele verip doğruya koşmaktır. Evliliğe bu açıdan baktığınızda, izdivacın insanı Allah'a yaklaştırması gerektiği görülebilir.

Delikanlı okulunu bitirdi ve işini kurdu. Artık evlenip çoluk çocuğa karışmak istiyor. Bunun için de düşünüyor ve soruyor: "Acaba kiminle ve nasıl biriyle evlensem?"
Akıl verense çok oluyor: "Evleneceğin kişi şöyle şöyle olsun". Ama anne ille de güzel gelin istiyor.

Genç kızın da evlenme yaşı geliyor. O da düşünüyor. "Acaba evleneceğim kişide nasıl bir özellik arasam? Dini diyaneti önemli olmalı mı?" Bu anne de kızının bir zenginle evlenip rahat etmesini düşlüyor..

Genç kız da delikanlı da şaşkın. Çünkü eş, insanı saadetin beşiğine götürdüğü gibi; felaketin eşiğine de sürükleyebiliyor.

Kur'an, eşleri tarif ederken, "Onlar sizin için günahtan koruyan bir elbise, siz de onlar için bir elbise hükmündesiniz." buyuruyor. (Bakara 187)

                                                                                           
 Özellikle de günümüzde bu ayetin daha dikkatli okunması gerekiyor. Çünkü her sokak başında bir ateş yanıyor. Her yerden binler günah insana saldırıyor. Her şey ağız birliği yapmış gibi insanı Allah'tan uzaklaştırıyor. 
                                                                      

hhhhhhhhhhhhhhhhhhh

 

Allah'a giden yollara barikatlar kurulmuş. Ahiret yurdunu gösteren işaretler ters çevrilmiş. Sefih medeniyetin getirdiği cazibe ister istemez insanları o yoldan alıkoyar hale gelmiş.

Herkes, akın akın "insanın ve bilhasa Müslüman'ın bir nevi cenneti olan aile sığınağından" çıkıp o yöne doğru koşuyor. Sığınaktan çıkan askerin üzerine yağan mermiler gibi günahlar aile fertlerinin üzerine yağıyor.

Kişi evinde oturup TV'sini seyrederken, gazetesini okurken, hatta penceresinden sokağa bakarken bile müstehcenlik ateşi onu yakabiliyor. İşte bu arada eş denilen "elbise" o ateşe perde olmalı. Kişiyle ateş arasında set oluşturmalı. Eşinin üzerine gelen günahlara paratoner olup, onu Allah'a yaklaştırmalı.. Sadece dünya hayatı için giyilen bir elbise değil, kişiyi cennet bahçelerine uçurabilen paraşüt görevi yapmalı..

Çünkü, insan bu dünyaya sadece rahat yaşayıp, zevk ve lezzet peşinde koşmak için gönderilmemiştir. Onun esas gayesi kendisini buraya gönderen Cenab-ı Hakk'ı tanımak, bilmek ve ibadet etmektir. Dünya yolunda yürüyüp ahiret yurduna varmaktır.

Evlilik de o yol arkadaşını seçmektir. Şayet yol arkadaşı Allah'a yakınsa kişi dünyada da ahirette de huzurlu olacaktır. Çünkü Cenab-ı Hak buyuruyor:
 
"Erkek olsun, kadın olsun mü'min olarak güzel işler yapanlara dünyada temiz ve huzurlu bir hayat yaşatırız. Ahirette ise, onları, yaptıklarının daha güzeliyle mükâfatlandıracağız."(Nahl 97) 
                                                            
Asr-ı saadette yaşanan şu olay evliliğin insanı Allah'a yaklaştırması hususunda örnek olsa gerek.

Peygamberimiz (sas), sahabeleriyle birlikte otururken fakir ve muhtaç olanlara vermenin öneminden bahsediyordu. Al-i İmran Suresi'nin 92. ayetini okudu:

"Muhtaçlara ve fakirlere yardım ederken, malınızın kötüsünü değil de iyisini vermedikçe olgun bir imana kavuşamazsınız.


İmanda en yüksek mertebeye çıkmak istiyorsanız, yoksullara malınızın en hoşunuza gidenini bağışlayınız."

Bu sözler orada bulunanlardan Ebu Talha'yı (r.a) can evinden vurdu. En değerli malını Medine'deki hurmalığını ve evini hemen oracıkta bağışladı.

Evine gitti. Bahçenin dışında durdu. Eşi Rumeysa (ra) Ebu Talha'yı (r.a) görünce neden eve girmediğini sordu. Ebu Talha (r.a) evini ve bahçesini tasadduk ettiğini söyledi. Eşi:

"Kendin için mi yoksa ikimiz için mi?" diye sorduğunda Ebu Talha (r.a) "ikimiz için" cevabını verince eşi Rumeysa:

"Allah  senden Razı olsun Talha. Ben de aynı şeyleri düşünürdüm. Bekle geliyorum." diyerek dönüp arkasına bile bakmadan evinden çıkıp gitti. (Buhari) 
                                                                                

jklşşş



Bizler de onları örnek almalıyız. Bunun için de evlilikleri nefsani duygulardan ziyade, uhrevi duygularla yapmalıyız. Eş seçerken bizleri dünyaya çağıranı değil Allah'a yaklaştıranı seçmeliyiz. 
                                                                    
Bizim evliliğimiz yani Müslüman'ın evliliği farklı olmalı. Müslüman aile, karanlık dünyalara ışık saçmalı... Sıkıntıda boğulanlara şefkat elini uzatmalı. Sevgiye hasret, mutluluğa hasret olanları sevginin ve mutluluğun yurduna iletmeli.
 

  amin1amin2

                                                                                                                                                                                  alıntı

February 07

:::

                                                                          

    heart6py8xl6

                        56770chuyw0egsjrd3                    

 

 
 
                                                                                        imango7

420web14nb

htmlkod_divider12

:::

 

480017eyox8ff4ds

 

“Ümmetim” demiştin ya sen asırlar önce, ashabına…

“Kardeşlerimi öyle çok özledim ki” demiştin

henüz seni bilmeyen gönülleri kast ederek.

Biz bilmiyorduk ama sen bizi biliyordun…

 Çünkü top yekün zamanın ve mekânın peygamberiydin...

 Sendeki bu Hasreti dindiremeyen ashab ta,

gıpta etmişti bizlere o gün…

 Şimdi soruyorum büyük bir umutla sürekli nefsime.

'Kardeş olmak nasip olacak mı acaba bizlere…

 Alnında secde nişanıyla

 Ak bahtlı olmaya layık mıyım ben de diye...

 

:::

 

                                                                                              

                                                                        

zakkum2gf5

 

  Günah zakkum gibidir.

  Zakkum görüntüsü ve kokusuyla çekici ve haz veren bir bitkidir.

  fakat yediğinizde sizi zehirler ve öldürür.

  Günahta yapılması sırasında çekici,hoş ve haz vericidir.

  fakat ahirette sizi öldüren manevi bir zehirdir.

  Merhametlilerin en merhametlisi,Yüce Rabbim;

  sen affedicisin,affı seversin,biz günahkar kullarını

  affeyle...AMİN...

 

:::

                                                                                               

SON ANA BIRAKMAYIN

 

y1pts3z48dpw1tqwvbosauspy0

 

 

Anneannesinin sözleri yankılandı kulaklarında: ''Oğlum namaz hiç bu vakte bırakılırmı?'' Anneannesinin yaşı yetmişe dayanmış, ama ezan okunduğu vakit yerinden sıçrar, yaşından beklenmeyecek bir hızla abdestini alır ve namazını kılardı. Kendisi ise,nefsini bir türlü yenemiyordu. Ne oluyorsa, hep... namaz son dakikalara kalıyor, bu sebeple namazını alelacele eda ediyordu. Bunu düşünerek kalktı yerinden, gözü saate kaydı. Yatsı ezanının okunmasına on beş dakika kalmıştı. Başını her iki yöne pişmanlıkla sallayarak, "Yine geciktirdim namazı." dedi kendi kendine. Kıvrak hareketlerle abdestini aldı ve daha elini yüzünü tam kurulamadan kendisini odasına attı. Mecburen, hızlı hareketlerle namazı eda etti. Tesbihatını yaparken anneannesini düşünmeden edemedi. "Bu halimi görse, tatlı-sert kızardı yine bana." dedi. Çok seviyordu onu ...Hele öyle bir namaz kılışı vardı ki, onu hep bir gökkuşağı hayranlığıyla seyrederdi. Namazda öyle bir mahviyeti vardı ki... hicabından renkten renge girerdi. O gün akşama kadar derse girmişti. Müthiş bir ağırlık vardı üzerinde. Duasını yaparken, başını ellerinin arasına alıp secdeye durdu. Namazdan sonra bir süre bu şekil tefekkür etmeyi severdi. Gözleri kapanır gibi oldu. "Ne kadar da yorulmuşum." dedi. Daldı gitti öylece.... Kıyamet kopmuştu. Mahşeri bir kalabalık vardı. Her yön insanlarla doluydu. Kimi dona kalmış, hareketsiz bir şekilde etrafı izliyor; Kimi sağa sola koşturuyor, kimisi de diz çökmüş, başı ellerinin arasında bekliyordu. Yüreği yerinden fırlayacak gibi atıyor, adeta kafesinden kurtulmaya çalışıyor,soğuk soğuk terler döküyordu. Hayattayken kıyamet, sorgu sual ve mizan hakkında çok şey duymuş ve ahiret hayatı adına bu kavramlar kendisi için köşe taşı olmuşlardı. Ama mahşer meydanında ki ürperti, korku ve bekleyişin bu denli dehşet vereceğini düşünmemişti. Hesap ve sorgu devam ediyordu. Bu arada onun ismini de okudular. Hayretle bir sağa, bir sola baktı. "Benim ismimi mi okudunuz?" dedi dudakları titreyerek..... Kalabalık birden yarılmış, bir yol olmuştu önünde. İki kişi kollarına girdi. Mahşer meydanının vazifelileri oldukları belliydi. Kalabalık arasından şaşkın bakışlarla yürüdü. Merkezi bir yere gelmişlerdi. Melekler her iki yanından uzaklaştılar. Başı önündeydi. Bütün hayatı, bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerinin önünden...." Şükürler olsun " dedi, kendi kendine ve devam etti; " Gözlerimi dünyaya açtım,Hep hizmet eden insanları gördüm. Babam sohbetlerden sohbetlere koşuyor, malını islam yolunda harcıyordu. Annem eve gelen misafirleri ağırlıyor, yemek sofralarının biri kalkıp, bir yenisi kuruluyordu. Ben ise, hep bu yolda oldum. İnsanlara hizmete çalıştım. Onlara ALLAH'ı anlattım. Namazımı kıldım. Orucumu tuttum. Farz olan ne varsa yerine getirdim. Haramlardan kaçındım. "Kirpiklerinden aşağı gözyaşları dökülürken, "Rabbimi seviyorum, en azından sevdiğimi zannediyorum." Diyordu. Ama bir yandan da "O'nun için ne yapsam az, Cennet'i kazanmama yetmez." Diye düşünüyordu.Tek sığınağı ALLAH'ın rahmetiydi. Hesap sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk terliyordu. Sırılsıklam olmuş, zangır zangır titriyordu. Gözleri terazinin ibresindeki neticeyi bekliyordu. Sonunda hüküm verilecekti. Vazifeli melekler ellerinde bir kağıt, mahşer meydanında ki kalabalığa döndüler. Önce ismi okundu. Artık ayakları tutmaz olmuştu. Neredeyse yığılıp kalacaktı. Heyecandan gözlerini kapamış, okunacak hükme kulak kesilmişti. Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Kulakları yanlış mı duyuyordu? İsmi cehennemlikler listesindeydi. Dizlerinin üstüne yığıldı. Hayretten dona kalmıştı." Olamaaaazzzz " diye bağırdı. Sağa sola koşturdu. "Ben nasıl Cehennemlik olurum? Hayatım boyunca hizmet eden insanlarla birlikte oldum. Onlarla beraber koşturdum. Hep Rabbimi anlattım." Diyordu. Gözleri sağanak olmuş, titrek vücudunu ıslatıyordu. Vazifeli iki melek kollarından tuttu. Ayaklarını sürüyerek ve kalabalığı yararak alevleri göklere yükselen Cehennem'e doğru yürümeye başladılar. Çırpınıyordu. Medet yok muydu? Bir yardım eden çıkmayacak mıydı? Dudaklarından kelimeler kırık dökük, yalvarmayla karışık döküldü.."Hizmetlerim... Oruçlarım.... Okuduğum Kur'anlar...... Namazım.... Hiçbiri beni kurtarmayacakmı?" diyordu. Bağıra bağıra yalvarıyordu. Cehennem melekleri onu sürüklemeye devam ettiler. Alevlere çok yaklaşmışlardı. Başını geriye çevirdi. Son çırpınışlarıydı. Resülullah, "Evinin önünde akan bir ırmak içinde günde beş defa yıkanan bir insanı o ırmak nasıl temizler, günde beş vakit namazda insanı günahlardan öyle temizler." Buyuruyordu. "Oysa ki benim namazlarım da mı beni kurtarmayacak?" diye düşünüyordu. " Namazlarım.....Namazlarım....Namazlarım." diye diye hıçkırdı. Vazifeli melekler hiç durmadılar. Yürümeye devam ettiler; Cehennem çukurunun başına geldiler. Alevlerin harareti yüzünü yakıyordu. Son bir defa dönüp geriye baktı. Artık gözleri de kurumuştu. Ümitleri sönmüştü. Başını öne eğdi. İki büklüm oldu. Kollarını sıkan parmaklar çözüldü. Cehennem meleklerinden birisi onu itiverdi. Vücudunu birden bire havada buldu. Alevlere doğru düşüyordu. Tam bir iki metre düşmüştü ki, bir el kolundan tuttu. Başını kaldırdı. Yukarıya baktı. Uzun beyaz sakallı bir ihtiyar onu düşmekten kurtarmıştı. kendisini yukarıya çekti. Üstündeki başındaki tozu silkerek ihtiyarın yüzüne baktı. "Siz de kimsiniz ?" dedi. İhtiyar gülümsedi: " Ben senin namazlarınım." "Neden bu kadar geç kaldınız ?Son anda yetiştiniz. Neredeyse düşüyordum."dedi.... İhtiyar yüzünü gererek, tekrar güldü; Başını salladı; " Sen beni hep son anda yetiştirirdin, ...hatırladın mı? Secdeye kapandığı yerden başını kaldırdı. Kan-ter içinde kalmıştı. Dışarıdan gelen sese kulak kabarttı. Yatsı ezanı okunuyordu.Bir ok gibi yerinden fırladı. Abdest almaya gidiyordu. RABBİM BİZİ ZAMANINDA NAMAZ KILANLARDAN EYLESİN.(AMİN)

February 05

:::

 

   Asıl Gurbet Orasıdır

 

                                                                      

x1pphu2k6hcg6oekwctlowsis5

 

   Bu dünyada gurbet mi var
   Üç beş adım mesafe var
  Toprak altı soğuk mezar
  Asıl gurbet orasıdır hey

 
               

Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket

 

  Yatağı yok yorganı yok
 Yatağı yok yorganı yok
Ekmeği yok katığı yok
  Ordan öte uzağı yok
Asıl gurbet orasıdır hey

             

Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket

                 

  Hangi yolun sonu gelmez
  Hangi dağlar geçit vermez
  Bir yer varki giden dönmez
  Asıl gurbet orasıdır hey

              

Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket


  Yatağı yok yorganı yok
  Ekmeği yok katığı yok
  Ordan öte uzağı yok
  Asıl gurbet orasıdır hey

   MEHMET ALİ ÖÇ

:::

  DOST MUSUN?

 

vcxqf2

Öyleyse canın canımdır...
Aynan olmalıyım...
Yüzüne söyleyebilmeliyim her şeyi...
Hem sakınmadan, mertçe...
Hani bilirsin, esirgemem lâfımı,
Ne şekil gelirse, öylece...
Hazırım tüm içtenliğimle konuşmaya, ama,
Seni de dupduru isterim karşımda...
Dostsan,
Gözlerimin içine baka baka yaka silk benden!
Arkamdan şikayetlenme!
Yiğit ol! Gerekirse yiğitçe azarla, çekinme!
Lâf değil, icraat beklerim senden!
Öyle bak ki, hislerini görebileyim...
Öyle hisset ki, güvenle bakabileyim...
Sevmem, ölenin ardından ağıt yakmayı!
Dil dönerken söylenmeli her şey...
Kulak duyarken anlatılmalı...
Göz bakarken bakmalıyım sana...

Can sağ iken sarılmalı...
Keşkelere meydan vermemeli hayatım,
Pişmanlıklarla yoğrulmamalı....
Hayır!
Dirime selâm vermeyen,
Ölüme de fazla yaklaşmasın!
Dostsan, ölmemi bekleme!
Haklıysam, yaşarken savun beni!
Yaşarken yanımda ol!
İnanmışsan bana, kimse çevirmesin seni yolundan!
Ve inanmamışsan, sakın rol yapma!
Her söylediğimi onaylaman şart değil...
Her yaptığımı beğenmen de gerekmez...
Dostsan, rahatça eleştir, fikrini rahatça söyle, sıkılma!
Yadırgayabilirsin beni,
Ve ben de seni tuhaf bulursam şaşırma...
Kandırmanı aslâ kabul edemem!
Her dediğini, her yaptığını hoş görürüm, ama,
Beni, bana sormadan yargılama!
Her yediğimiz aynı olmaz belki,
Her dakikamız birlikte geçmez...
Her güldüğünde gülmeyi garanti edemesem de,
Ağladığında seninle birlikte oturup ağlarım...
Belki her çağırdığında gelemem fakat,
Derdine ortak ararsan, koşarım...
Ben de herkes gibi insanım elbet,
Ne göklere çıkar beni, ne de yerin dibine sok!
Senin işin bu değil!
Benim zaten bir yerim var herkes gibi yer ile gök arasında...
Dostsan,
Küçümsemeden, küfretmeden,
Sevgiyle, saygıyla ve huzurla gel sokağıma...

Dinlenmek istediğinde, hiç düşünme, sana özel bir limanım,
ama...
Yorulduğum zamanlarda,
Dilediğimce sığınabilmeliyim koylarına...
Seni bir çocuk kadar saf sevebilirim
Ve bir deli kadar art niyetsiz...
Uğruna seve seve hesabı şaşırırım...
Görmezden gelebilirim yanlışlarını...
Başkaları enayilik sayabilir,
Başkaları akılsızlığıma yorabilir,
Bunları dert bile etmem, ama,
Sen, aslında aptal olmadığımı,
Her an, tekrar tekrar hatırla!
Ve sakın beni aptal yerine koymaya kalkışma!
Seviyorsan, cimrilik etme, söyle!

Muhabbeti varken, yokmuş gibi yapanla,
Hiç sevmediği halde, yılışıp durana sinir olurum!
Neyse, o olmalı insan...
Kendisi olmaktan korkmamalı!
Kendisi olmaktan kaçmamalı!
Bil ki, sensin diye seni bırakmam, ama,
Ben olduğum için bırakırsan beni,
Yas da tutmam arkandan!
Bedel mi?
Ödemeyeceksen çıkma yola!
İçten pazarlık edersen, ancak kendine edersin...
Kendince küser barışır, kendi kendini yersin!
Dostsan, mevsimince yağ...
Kışsan kar ol, güzsen yağmur...
Soğuğuna, sıcağına, esip savurmana itiraz etmem,
Senden, ille de bahar olmanı beklemem, ama,

Dayanmalısın en şiddetli fırtınalarıma...
Belki de çok geldi bunca talep...
Bana karşı hiçbir mecburiyetin yok, korkma...
Sana fazla geldiğim ilk anda,
Arkana hiç bakmadan, dönüp gidebilirsin...
Geçip gidebilirsin, borçluluk hissetmeden...
Mutlaka bir açıklama da beklemem senden, ama,
Gitmeye davranırsam bir gün,
Sen de karşımda set olma!
Dost musun?
Öyleyse, canın canımdır,
Yoluna baş koymaya hazırım ya,
Başını da yollarımda isterim, unutma!

    

 

 
February 04

:::

                                                                                                 

fairywingsbaranicv9

Sevgili Arkadaşlar,

Zamanımızın en büyük hastalıklarından biri kıskançlıktır. Maalesef, bugün, “Kur’an talebesi” olduğunu söyleyen kimseler arasında dahi gönlü haset ateşiyle yanmakta olan bir sürü insan vardır. Öyle ki, şimdilerde -çoğu kez- kardeş kardeşi, arkadaş arkadaşı, bir belletmen diğerini, öğretmen başka bir öğretmeni ya da imam sair imamları kıskanmaktadır. Niceleri “Aman benim çıraklarım kimseyle görüşmesin; talebelerim başkasına teveccüh etmesin, halkamdakiler benden gayrısına gitmesin!” düşüncesinde olduklarını hal ve tavırlarıyla dışa vurmaktadırlar. Pek çokları, bir hakikatın anlatılmasına matuf bile olsa, kendilerinin haricindekilere müracaat edilmesinden rahatsızlık duymaktadırlar.

Oysa, hepimiz ümmet-i Muhammedi (aleyhissalâtü vesselâm) sahil-i selâmete çıkaracağına inandığımız bir geminin hizmetçileriyiz. Gerçi, başkasında görülen bir olgunluğa imrenme, o güzel sıfatı yakalama azmiyle gayret gösterme ve hayırl