sündüs's profilesündüsPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    November 21

    .

    İMANDAKİ LEZZET

     

     

    BİR KERESİNDE, inançsızlığın sillesini yemiş bir öğrencimle inanmak-inanmamak konusunda sohbet ederken, “İnananlar, inançta teselli buluyor; o yüzden inanıyorlar” gibi bir laf etmişti. İlginç bir noktaydı söylediği. Gerçeğin bir kısmını içeriyordu, ama tamamını değil! İnsan teselliye muhtaçtı ve iman elbette ki bu teselliyi hakkıyla veriyordu. Ama, ima edilenin aksine, iman bir kaçış değildi; tersine, korkaklığı inançsızlık ve cesareti iman barındırıyordu! Bunu dilimin döndüğünce o öğrencime anlattım. Gelgelelim, varoluşun en yüksek hakikatı olana imana ve bu hakikate erenlere hâlâ atfedilen bir suçlama bu. İnanmanın bir teselli arayışı ve dolayısıyla “kolay bir kaçış” olduğu…

    Nur Risalelerinde, iman etmenin mâkul, gerekli ve insanî olduğunu göstermek için dış âlem kadar insanın iç âleminden de deliller getirilir. İnsan âleminden getirilen delillerden birisi ve en çok kullanılanı, “imanda manevî bir cennet, küfürde ise manevî bir cehennem”in saklı olduğudur. 13. Söz’de yer alan şu satırlar bu delilin örneği olarak zikredilebilir:

    “Eğer iman olmazsa veyahut isyan ile o iman tesir etmezse; hayat, zahirî ve kısacak bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir. Çünki, insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alakadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadığı için, hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise, eğer dalalet ve gaflete düşmüş ise, hazır lezzetine geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler o cüz’î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hususan gayr-i meşru ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir. Demek hayvandan yüz derece, lezzet-i hayat noktasında aşağı düşer. Belki ehl-i dalaletin ve gafletinin hayatı, belki vücudu, belki kâinatı; bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinatlar, onun dalaleti noktasında madumdur, ölmüştür. Akıl alâkadarlığı ile ona zulmetler, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, itikadsızlığı cihetiyle yine madumdur. Ve ademle hasıl olan ebedî firaklar, mütemadiyen onun fikir yoluyla hayatına zulmetler veriyorlar.”

    İnsan yaratılışındaki hakikate tam tamına uyan bu delilin Risalelerde öne çıkarılmasının hikmetli nedenleri vardır. Sözkonusu delil veya tahlil, öncelikle insanda yaratılışından gelen hakikî lezzet arayışına seslenir. Dahası, Bediüzzaman, Eski Yunan’ın hazcı felsefesinin âhirzamanda tenasuh etmiş ve yaygınlaşmış hedonizmin modern insanı her işinde öncelikle haz ve lezzet arar hale getirmiş olduğunun farkındadır; ve sırf haz arayışı nedeniyle, materyalizmin insanın Yaratıcı’yla bağını kopartmaya ve bunu bir hayat tarzı haline dönüştürmeye teşvik ettiğini bilmektedir. Daha özelde ise, bir dünya görüşü ve hayat tarzı olarak haz ve lezzet arayışının özellikle gençlere telkin edildiğini görmektedir.

    O yüzden, Bediüzzaman gayet hikmetli bir dille, haz kaynağı zannedilen nefisperestliğin ve Yaratıcı’yla bağını kopartmanın zevk ve lezzet değil tam tersine elem ve keder kaynağı olduğunu; Yaratıcı’ya iman ile bağlanmanın ve Onun (dinî) emirleri doğrultusunda yaşamanın da hakikî lezzet ve zevke vesile olduğunu defalarca ve ısrarla ifade eder: “Eğer iman hayata hayat olsa, o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar imanın nuruyla ışıklanır ve vücud bulur. Zaman-ı hazır gibi ruh ve kalbine iman noktasında ulvî ve manevî ezvakı [zevkleri] ve envar-ı vücudiyeyi [varlık nurlarını] veriyor.”

    Alıntı yapılan bahsin başlığı, bir ideoloji ve hayat tarzı olarak hedonizmin özellikle gençlere veya gençlere özenenlere cazip geldiğinin de kanıtıdır: “Birkaç bîçare gençlere verilen bir tenbih, bir ders, bir ihtardır.” Diğer bir ifadeyle, hedonizme sürüklenmiş, zevk peşinde koştuğunu zannederken yokluğun ve fenanın bin bir türlü kederini, elemini ve hüznünü yaşayan, ama bunun farkında olmayan modern insana seslenirken geliştirilmiş hikmetli ve şefkatli bir dildir bu. Ve parçanın son cümlesi de, “Hayattaki birincil gayeniz lezzet ve zevk ise, bu da ancak imanla mümkündür” şeklinde özetlenebilecek üslubu dile getirir: “İşte hayat böyledir. Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve feraizle zînetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz.”

    Dolayısıyla, “imandaki cennet lezzeti” delilinin birkaç düzeyde vazife gördüğünü söylemek mümkündür. Nefs ve kibrine esir olup inanma cesareti gösteremeyenlere “Büyüklenmenizin ve korkaklığınızın bedelini bu dünyada dahi elemle, kederle ve daimî ayrılıkla ödeyeceksiniz” korkutucu haberini verir. Hazcılığın pençesine düşmüş ama uyanmak isteyenlere “Hakikî lezzeti istiyorsanız iman etmelisiniz, ilâhî emir ve yasaklara uymalısınız” emrini tebliğ eder. Bir sonraki düzeyde, yaratılışı gereği hiçliğin, fenanın ve ayrılığın elemlerinden ve hüzünlerinden kurtulmak isteyen insanlara “Beka, daimî varlık ve kavuşma imanla mümkündür” müjdesini verir. Bir başka düzeyde, lezzet-elem delili bir işaret görevi görür. Hakikat arayıcılarına, “İnsan olarak hakikata ve hikmete uyan bir yol arıyorsanız, bu yol ancak iman ve din olabilir. Çünkü, insanın yaratılışına uygun yol odur, başka olamaz” delilini dile getirir... Ve ihlas ehline de şu dersi verir: “Siz istemediğiniz ve gaye edinmediğiniz halde, imanınızla ve takvanız sebebiyle dünyanıza hediye edilen lezzetler için şükredin. Zaten fıtratınızda/yaratılışınızda konulmuş ve göreviniz olan ‘Rabbine imanla ve kullukla bağlan’ emrine uyduğunuz [uymamazlık etmediğiniz] için fazladan bir ücrete lâyık değilken, Rabbinize iman ve kullukla bağlanmanızın bir meyvesi olarak hem bu dünyada, hem âhirette cennet lezzetleriyle sizi mükâfatlandıran Rabbinizin rahmetinin sonsuzluğunu hissedin ve Ona daha çok bağlanın!” 

    (ALINTI)

     

    September 25

    Eğer Namaz Kılmazsan...

     
    Bu mesajı alıntı ile cevaplaAlıntı

    Eğer desen: "Beni namazdan ve ibâdetten alıkoyan ve fütur veren, öyle lüzumsuz şeyler değil, belki derd-i maîşetin zarûrî işleridir."

    Öyle ise, ben de sana derim ki: Eğer yüz kuruş bir gündelik ile çalışsan, sonra biri gelse, dese ki, "Gel on dakika kadar şurayı kaz. Yüz lira kıymetinde bir pırlanta ve bir zümrüt bulacaksın." Sen ona, "Yok, gelmem. Çünkü on kuruş gündeliğimden kesilecek. Nafakam azalacak" desen, ne kadar divânece bir bahane olduğunu elbette bilirsin.

    Aynen onun gibi, sen, şu bağında nafakan için işliyorsun. Eğer farz namazı terk etsen, bütün sa'yin semeresi, yalnız dünyevî ve ehemmiyetsiz ve bereketsiz bir nafakaya münhasır kalır. Eğer, sen, istirahat ve teneffüs vaktini ruhun rahatına, kalbin teneffüsüne medâr olan namaza sarf etsen, o vakit bereketli nafaka-i dünyeviye ile beraber, senin nafaka-i uhreviyene ve zâd-ı âhiretine ehemmiyetli bir menba olan iki mâden-i mânevî bulursun:

    Birinci mâden: Bütün bağındaki Haşiye yetiştirdiğin, çiçekli olsun, meyveli olsun, her nebâtın, her ağacın tesbihâtından, güzel bir niyet ile, bir hisse alıyorsun.

    İkinci mâden: Hem, bu bağdan çıkan mahsülâttan kim yese-hayvan olsun, insan olsun, inek olsun, sinek olsun, müşteri olsun, hırsız olsun-sana bir sadaka hükmüne geçer; fakat o şart ile ki, sen, Rezzâk-ı Hakiki nâmına ve izni dairesinde tasarruf etsen ve Onun malını Onun mahlûkatına veren bir tevzîât memuru nazarıyla kendine baksan.

    İşte, bak, namazı terk eden ne kadar büyük bir hasâret eder, ne kadar ehemmiyetli bir serveti kaybeder! Ve sa'ye pek büyük bir şevk veren ve amelde büyük bir kuvve-i mânevî temin eden o iki neticeden ve o iki mâdenden mahrum kalır, iflas eder. Hattâ, ihtiyarlandıkça bahçecilikten usanır, fütur gelir. "Neme lâzım," der. "Ben zâten dünyadan gidiyorum. Bu kadar zahmeti ne için çekeceğim?" diyecek, kendini tenbelliğe atacak. Fakat evvelki adam der: "Daha ziyâde ibâdetle beraber, sa'y-i helâle çalışacağım. Tâ, kabrime daha ziyâde ışık göndereceğim. Âhiretime daha ziyâde zahîre tedârik edeceğim."

    Elhâsıl:
    Ey nefis! Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı; yarın ise, senin elinde senet yok ki, ona mâliksin. Öyle ise, hakiki ömrünü bulunduğun gün bil. Lâakal, günün bir saatini ihtiyat akçesi gibi, hakiki istikbâl için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviye olan bir mescide veya bir seccâdeye at.

    Hem bil ki, her yeni gün, sana, hem herkese bir yeni âlemin kapısıdır. Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümâtlı ve perişan bir halde gider. Senin aleyhinde âlem-i misâlde şehâdet eder. Zîrâ herkesin, her günde, şu âlemden, bir mahsus âlemi var. Hem o âlemin keyfiyeti o adamın kalbine ve ameline tâbidir. Nasıl ki aynanda görünen muhteşem bir saray, aynanın rengine bakar. Siyah ise, siyah görünür; kırmızı ise, kırmızı görünür. Hem onun keyfiyyetine bakar: O âyine şişesi düzgün ise, sarayı güzel gösterir. Düzgün değil ise, çirkin gösterir. En nâzik şeyleri kaba gösterdiği misillü; sen kalbinle, aklınla, amelinle, gönlünle, kendi âleminin şeklini değiştirirsin. Ya aleyhinde, ya lehinde şehadet ettirebilirsin. Eğer namazı kılsan, o namazın ile o âlemin Sâni'-i Zülcelâl'ine müteveccih olsan; birden, sana bakan âlemin tenevvür eder. Âdeta namazın bir elektrik lâmbası ve namaza niyetin, onun düğmesine dokunması gibi, o âlemin zulümatını dağıtır ve o herc ü merc-i dünyeviyyedeki karmakarışık perişaniyet içindeki tebeddülât ve harekât, hikmetli bir intizâm ve mânidar bir kitabet-i kudret olduğunu gösterir.

     اَللَّوَاتِ وَاْلاَرْضِ هُ نُورُ السَّمَâyet-i pür-envârından bir nûrû, senin kalbine serper. Senin o günkü âlemini, o nurun in'ikâsıyla ışıklandırır. Senin lehinde nûrâniyyetle şehâdet ettirir.

    Sakın deme: "Benim namazım nerede, şu hakikat-ı namaz nerede? Zira: bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi, kendi ağacını tavsif eder. Fark, yalnız icmâl ve tafsil ile olduğu gibi; senin ve benim gibi bir âminin -velev hissetmezse- namazı, büyük bir velînin namazı gibi şu nurdan bir hissesi var; şu hakikattan bir sırrı vardır -velev şuurun taallûk etmezse�- Fakat, derecâta göre inkişaf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl, bir hurma çekirdeğinden, tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar ne kadar merâtib bulunur. Öyle de: Namazın derecâtında da daha fazla merâtib bulunabilir. Fakat bütün o merâtibde, o hakikat-ı nûrâniyyenin esası bulunur�
    اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى مَنْ قَالَ اَلصَّلَوةُ عِمَادُ الدِّينِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
    April 05

    :::

    Okyanus yürekli dostlar……

     

    y1p49AF7-hQyQT6ivl64cNf6CLw1_PjPY6OOzKI_DtdS1LfopKS6_u90uCLQBzPEafFaVKpjEQ9DqA

     

     

    Su, kendine sırdaş arıyordu.

    Önce buluta verdi sırrını, ağır geldi sır buluta. Sağanak sağanak döktü suyun tüm sırlarını..

    Sonra göle gitti su. Ona anlattı derdini. Bu arada bulut suyun sırrını yağmur yapıp, dolu yapıp, kar yapıp savurduğu için, zaman zaman taşıyordu göl ve çıkıyordu suyun sırrı iyice açığa..
    Sonra nehre verdi su sırrını. Nehir de aldı suyun sırrını çekti gitti..

    Dereye verdi. Dere biraz daha yavaş olsa da nehirden, o da götürdü suyun sırrını bir başka bilinmeze...
    Çağlayanlar, şelaleler, akarsular. .. Hepsi kayboluyordu bir anda..

    Sonra bir gün su takip etti dereyi. Dereye okyanusa kavuşunca farketti su, bütün sırlarının akarsularla, çağlayanlarla, ırmaklarla... okyanusa taşındığını.

    Karar verdi su. Sırrını okyanusa verecekti. Öyle de yaptı zaten. Tüm sırlarını okyanusa verdi. Artık suyun sırrını okyanustan başkası bilmiyordu. Ne taştı okyanus, ne bir başkasına taşıdı suyun sırrını, ne de kurudu....

    Geçenlerde karşılaştık suyla. Bir bardaktaydı. Suskundu.
    Çok uğraştım konuşturamadım.
    Ben tam giderken ''Dur !'' dedi su.
    Durdum!
    ''Okyanus yürekli dostlar bulmadan sakın konuşma! Taşıyamazlar, kaldıramazlar senin yükünü, canını yakarlar, utandırırlar.. ..'' dedi.

    (alıntı)

    April 04

    :::

     

    ..:::GELSEYDİN:::..

     

    110fads

    Sevgili!
    Ümmü Mektum gibi
    Seni görmeden sana sesleniyoruz
    Alıp verdiğin nefesi duyar gibi
    Sanki açınca gözlerimizi
    Seni görecekmişiz gibi
    Sana sesleniyoruz.
    Senin huzurunda ses yükselmez.
    Edeple konuşulur; edeple susulur.
    Hele biz ki bu kapının dilencileri,
    El açıp beklemekten başka
    Bize bir şey düşmezdi ama
    Şu araya giren yıllar olmasa
    Medine’ne uzak yollar olmasa
    İsmin anılınca yürek yanmasa
    Kapında beklemekten başka
    Bize bir şey düşmezdi.
    Bekliyoruz Sultânım!
    Rüyada olsa bile
    Belki teşrif edersin diye
    Hem de hiç kimseyi beklemediğimiz gibi.
    Seni bekliyoruz.
    Gelseydin,
    Bizim için cennet olurdu gelişin.
    Gelseydin,
    Saadetli asrından gönderdiğin selâmını,
    'Kardeşlerim' deyişini
    Birbirimize nasıl anlattığımızı görürdün.
    Gelseydin,
    Dolaşsaydın sofralarımızı,
    Bir tabak fazla görecektin,
    Bir bardak, bir kaşık fazla...
    Ve sofrada bir yer boş,
    Baş köşe! ..
    Ola ki Sen(A.S.M.) lutfeder gelirsin diye.
    Gelseydin,
    Dolaşsaydın gecelerimizi,
    O 'Kutlu Doğum' gecelerini,
    Anneler görecektin.
    Yeni doğmuşsun gibi,
    Yeryüzünü yeni teşrif etmişsin gibi,
    Mışıl mışıl uyuyasın diye
    Seni sabahlara kadar
    Hayalen ayaklarında sallayan anneler görecektin.
    Sevgili!
    Gelseydin,
    Medine-i Münevvere'den dünyaya yayılan Ashabın gibi,
    Eyyüb Sultan gibi,
    Kab bin Malik gibi,
    Bir fecir vaktinde,
    Henüz yirmisinde yirmi beşinde,
    Bırakarak yurtlarını ocaklarını,
    Hedeflerine ilahi rızayı koyan,
    Arkalarına bakmayı ar sayan,
    Yiğitler görecektin.
    Onlar senin yiğidin,
    Elleri, o öpülesi elleri,
    Kimbilir hangi memleketin zemheri soğuklarında üşürken,
    Senin köyünün hayaliyle ısındılar.
    Gelseydin,
    Gecenin zifiri karanlığında,
    Uykunun en tatlı aralığında,
    Rabiatül Adeviyye gibi Rabbiyle başbaşa
    Gençler görecektin.
    Gözyaşı dökerken günahlarına,
    Veysel Karani'den istediğin gibi,
    İnsanlığa dua eden gençler görecektin.
    Gelseydin,
    Asr-ı saadet gibi olmasa da,
    Koklanmaya değer güllerimiz vardı.
    Yine senin ikliminde yetişen.
    Ama sen gelseydin,
    Dikenler bile gül kokardı EFENDİM(A.S.M.) ! ! !
    Seninle göz göze gelmeden gizli gizli seni seyretmek...
    Hz.Vahşi gibi...
    Hani sen Hane-i Saadet'ten Mescid-i Nebevi'ye giderken
    Aişe annemiz ardından hayran hayran bakardı.
    Seni mescidin önünde bekleyen Ashabı'nınsa
    Bakışları yerdeydi.
    Edepten göz göze gelmezlerdi.
    Sende(A.S.M.) tebessüle nazar ederdin.
    Mütebessim çehreni bir Ebu Bekir(R.A.) görürdü,
    Bir de Ömer(R.A.) ...
    Şimdi okununca Ezan-ı Muhammedi
    Pencerelerde, kapı önlerinde,
    Seni(A.S.M.) bekleyen nemli gözler var.
    Gelseydin,
    Ve yürüyüp geçseydin önümüzden,
    Gülleri bayıltan o enfes kokunu çekerdik içimize.
    Sevgili!
    Hakiki aşıkların sana doğru uçarken
    Bizim bu yaptığımız yolda emeklemekti.
    Dünya güzelliğiyle kollarını açarken
    Bize düşen el açıp kapında beklemekti.
    Sevgili!
    Bekliyoruz! ...

    :: Dursun Ali ERZİNCANLI::.

    March 11

    :::



     

    Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın meşhur kıssasının hülâsası şudur ki:

    Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın azîm mükâfâtını düşünerek, kemâl-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra, yaralarından tevellüt eden kurtlar kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve marifet-i İlâhiyenin mahalleri olan kalb ve lisanına iliştikleri için, o vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle, kendi istirahati için değil, belki ubudiyet-i İlâhiye için demiş: "Yâ Rab, zarar bana dokundu. Lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime halel veriyor" diye münâcât edip, Cenâb-ı Hak o hâlis ve sâfi, garazsız, lillâh için o münâcâtı gayet harika bir surette kabul etmiş, kemâl-i âfiyetini ihsan edip envâ-ı merhametine mazhar eylemiş.

    İşte bu Lem'ada Beş Nükte var.

    BİRİNCİ NÜKTE

    Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın zâhirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyüb'den daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar.

    Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdit ediyordu. Bizim mânevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor. O münâcât-ı Eyyübiyeye, o hazretten bin defa daha ziyade muhtacız.

    Bahusus, nasıl ki o hazretin yaralarından neş'et eden kurtlar kalb ve lisanına ilişmişler. Öyle de, bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler-neûzu billâh-mahall-i İmân olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar.

    Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.

    Meselâ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicap ettiği zaman, melâike ve ruhaniyâtın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor.

    Hem meselâ, Cehennem azâbını intaç eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennemin tehdidâtını işittikçe istiğfarla ona karşı siper almazsa, bütün ruhuyla Cehennemin ademini arzu ettiğinden, küçük bir emâre ve bir şüphe, Cehennemin inkârına cesaret veriyor.

    Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın, küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultân-ı Ezel ve Ebedin mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor. Ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki, keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasaydı! Ve bu arzudan, bir mânevî adâvet-i İlâhiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-i İlâhiyeye dair kalbe gelse, katî bir delil gibi ona yapışmaya meyleder; büyük bir helâket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki, inkâr vasıtasıyla, gayet cüz'î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkârda milyonlarla o sıkıntıdan daha müthiş mânevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını kabul eder.

    ...

    Lem'alar

    February 29

    :::

    Sıfır Almayalım, Sıfır Olalım

    i8080061338812qo3

    Yalnızca tebessüm ettirmeyen, derin ve ince manalar yüklü bir fıkra.
    Fıkra şöyleydi; Büyük makamda bulunan birisi, yanındakiler arasında dalkavukluğu(yağcı, yalaka) meşhur birisine “sıfır nedir?” diye sormuş. Cevap bir dalkavuğa yakışır şekildedir “Sizin huzurunuzda ben” demiş. Bu fıkrayı okuyunca müthiş etkilendim, bir kul olarak söylemem, vicdanımda his etmem gereken bir söz, dalkavuğun ağzında yankılanmıştı. Mülkün Sahibinin “Ey insanlar! Sizler Allaha karşı fakirlersiniz”(Fatır,15) fermanını düşündüm. Evet, gerçekte sıfır bendim. Allahın huzurunda bir sıfırdım. Elimde ne varsa, elim de, her şeyim de, onundu, ondandı.

    Elimdekileri alsa geriye ne kalırdı ki? Ben ise, askerin kullanması için, emaneten verilen silaha, benim silahım demesi gibi, benim elim, benim gözüm diyordum. Bu vehmi bir söyleyişti, çünkü herkes düşünse anlayacaktı ki, benim gözüm demek, bana emanet edilen göz demekti. Gözümün yapılmasında, şimdiki işleyişinde en ufak bir emeğim olmamıştı ve olmuyordu ki sahipleneyim. İşte emanet olduğunu unutanlar sahiplendiler, sahiplenince de başkasının(Allahın) malını rızasına ve yaratılış gayesine uygun olmayan şekilde kullanmaya başladılar. Bana ait olmayan bir elbiseyle nasıl böbürlenebilirdim ki, ama sıfırlığımı hatırlayamadım ve emanete hıyanetler işledim, işlemekteydim…

    Sıfır üzerine değerlendirmelere devam edelim.

    Binlerce sıfır bir araya gelse, bir artma, bir değişiklik olmaz. Hapisteki birinin, diğer mahkûmlardan beklentisinin olması ne kadar saçma ise, hepimiz de mahkûmlar gibi aciziz. Sıfırlardan, mahkûmlardan, yüz çevirip, her şeyin sahibine “İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn ” ile yalvarıp, ondan yardım bekleyelim.

    Bir mikrobun yere serdiği canlılar olarak acizliğini bilen, havanın, güneşin, rızıkların muhtaçlısı olarak, fakirliğini anlayan kullarından olduğumuzu ispat edelim. İddia ispat ister. İnsanın tam anlamıyla kendini unuttuğu, kendinden geçtiği, kendini sıfırladığı an ise secde idi. Bu bitiş yeri Âlemlerin sahibine en yakın olunan yerdi. “Sadakalar… fakirler içindir”(Tevbe,60) Ayeti, Allahın ikramlarının, kendini sıfır bilenlere, fakir bilenlere geldiğini ilan etmekteydi. Zengin olan, fakire yardım ettiği gibi, sonsuz “Gani” olan Allah ta, huzurunda kendini sıfır bilenlere burada da ötede verecekti.

    Kendini, Âlemlerin sahibinin huzurunda sıfır bilen, her şeyini ona borçlu, hatta her şeyin onun olduğunu anlayan bir insan, artık çalımlı yürür mü, desinler arzusu taşır mı, diğer sıfırlara tepeden bakar mı? Kendini diğer varlıklardan üstün görme kanserine yakalanır mı?

    Sıfırın zirvesinde oturan ve gerçek varlığa kendini sıfırlamakla ulaşılacağının dersini veren Peygamber Efendimiz den (s.a.s) ders alanlar, bize ibretlik sözler söylemişlerdir. Mesela: İmamı Rabbani bir hayvanı göstererek ben şu hayvan gibiyim derken bu inceliği dillendiriyordu. Bediüzzaman Said Nursi “Sözler’deki hakaik (gerçekler) ve kemalât (üstünlük, mükemmellik) benim değil Kur’ân’ındır. Ve Kur’ân’dan tereşşuh etmiştir (sızma). Risaleler kendi malım değil, Kur’ân’ın malı olarak Kur’ân’ın reşehat-ı meziyatına (Kur’ân’dan sızıntılar) mazhar olduklarını izhar etmeye (açıklamaya) mecburum. Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri (özellikleri) kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.” derken bu anlayıştaydı ve Allah katında büyük olanlar, ellerindeki emanet olan, mallarını, mülklerini, ilimlerini, kısacası her şeylerini ondan bilmekle, onun bilmekle büyük olmuşlardı.

    İlim dünyasında ve bilgisayar dilinde ki yazılar “nokta” ların bir araya gelmesiyle yazılır. Varlıkların aslı olan atom “nokta” dır. Ağacın özü olan çekirdek bir “nokta” dır. Allah’a en yakın yer ve an olan secdede “nokta” gibiyizdir. Nokta(.) ise eski yazı dilinde(arapça) sıfırdır. Yani her şey sıfırdan oluşur diyebiliriz. Kullandığımız yazı dilindeki sıfır(0) bile gururlu içi şişirilmiş bir sıfırdır. Hatta Kuran fatihada, fatiha besmelede, besmelede be harfinin noktasında gizlenmiştir. Nokta çekirdeğine ağacı sıkıştıran kudret, besmelenin be harfinin noktasına da Kuranı yerleştirebilir ve öyledir. Kendilerini sıfır bilenler ispatını da namazlarının secdeleriyle ilan ederler.

    Nefsimizi ikna etmek için şöyle bir düşünelim, Televizyonlarda, gazetelerde, hemen her yerde ilanlar ile denilse ki “Falan şahıs, dünyanın en zenginidir” eğer O şahıs, her taraftaki bu ilanlara inansa ve var mı benden zengin kimse? dese, Ona demezler mi, cebine bir bak, sermayen nedir ki sen onlara inanıyorsun? Cebine baksa 5 lirası var, anlar ki gerçekte öyle zengin değilmiş, dünyadaki herkes sen zenginsin dese de, artık onu inandıramaz. “Bütün halk beni medh ü senâ etse, beni inandıramazlar ki iyiyim, sahib-i kemâlim.” Said Nursi.

    Bizde nefsimizin hilelerine, çevrenin övgülerine karşılık, cebimize baksak ki, sermayemiz acizlik, fakirlik, mikroba yenilebilen zayıflıkta fani bir varlığız, o zaman haddimizi bilir, sıfır olduğumuzu anlar, secde ile imzamızı atarız.

    Eğer, boyumuz 1,5 metre ise, sandalyeye çıkmamız gerçekteki boyumuzu değiştirmeyecektir. Eğer, gerçekte hiç bir şeye sahip olmayan “emanetçiler” isek, makamlara çıkmamız, mal bekçiliklerimiz bizim “sıfır” lılığımızı değiştirmez. Biz kendimizi kandırsak da.

    Ne mutlu kendini sıfır bilip, haddini bilenlere
    Ne mutlu sıfırlaşıp, saflaşan ve sonsuz zatı bulanlara.

    (alıntı)

     

    February 23

    :::

    GÜLMEK SANA YASAK DOSTUM!

    x1pphu2k6hcg6oekwctlowsis5
    Sana daha önce "Ağlama ne olur gül artık.
     
    Gülmek senin hakkındır."demiştim.

    Şimdi ise "Sana gülmek yasak"diyorum. Sanma ki bu bir çelişki; sanma ki bunlar birbirine mâni.
     
    Aksine bunlar birbiriyle iç içe...

    Gülmek,üzerine yüklenen ebedî dâvânın ağırlığından gafleti anlatıyorsa;o sana yasak!..

    Eğer ebedî dâvânın bayrağını bir adım götürme nimetine nâil olmanın şükür ve sürûrunu temsil ediyorsa,elbet gülmek hakkındır.

    Ağlamak bedbinliğe ve şevksizliğe alem olmuşsa ağlama!..
     
    Yazıktır gözyaşlarına...

    Eğer îman bayrağını ötelere götüremenin ızdırabı, gayrın dertlerini düşünme faziletinin ifâdesi ise ağla,hem de sel gibi gözyaşı dök!...
     
    O yaşlar bir gün rahmet bulutu olup seni gölgeler,hatta yağmur olup âb-ı hayat sunar.

    Sen öyle bir duygu girdâbındasın ki;kurtulamazsın.

    Sen; gülmek -ağlamak,sevmek-sevilmek,konuşmak-susmak gibi zıtların belki de vefâsızlıkların,kadirşinassızlıkların sâhillerine uğrayan helezonik bir güzergâhın yalnız yolcususun.

    Senin yolunda yalnız dikenler ve çakıllar değil,pusu kurmuş çakallar da var.

    Senin yolunda maddî ve mânevî menfaatlerden de öte,bir ulu gaye için çırpınmak var.

    Neylersin sen buna gönüllü tâlip olmuşsun.

    Sen kâinâtı kucaklayan bir ulu ideale baş koyacak fıtratta doğmuşsun..
     
     Küçük hülyâlarla nasıl avunursun?

    Sen her şeyin sâhibine gönül vermişsin,bir şeyde nasıl boğulursun?...

    Sen kendini başkasıyla mukâyese edemezsin,çünkü sen farklısın!..

    Sana bazen ağlamak yasaktır!

    Kan kussan kızılcık şerbeti içmiş gibi duracaksın..
     
     Sana bakıp şevk alanları üzmemek için gözyaşlarını içine gömüp,bağrına taş basacaksın...

    Sana bazen gülmek yasaktır!

    Herkes şen şakrak iken,sende derin bir tefekkür hâli,bir ağırbaşlılık,bir vakar görülür.

    Belki de tebessümünle iktifa edersin;çünkü sen zerre kadar zamanda kaybolmaz,asırlar ötesini düşünürsün.

    Gün olur,bir ulu hizmetin peşinde yalnız koşturur,türlü fedâkârlıklara katlanırsın.

    Belki umduğunu bulamaz, belki destek beklediklerini ilgisiz görürsün...

    Nice zamanlar doğru bildiğin yolda yalnız yürümeğe mecbur kalırsın....

    Sakın sakın, sana el uzatmayan zavallılar grubunun sahte saâdetlerine imrenme!

    Onlara kızma,adâvet etme. Sadece acı...

    Çünkü sen farklısın dostum! Allah sana başkalarının dertleriyle dertlenme fazileti vermiş.

    Senin beynin enbiyalar ,evliyalar, sâlihler, sıddıklar ve mücahitlerin mefkûresiyle doldurulmuş.

    O nuranî zincire bir küçük halka olmak,o ulvî kervanın peşinden koşmak,o mukaddes ayaklarına toz olmak istediğimiz dava ehlinin bir küçük ferdi olmak arzusu vermiş;ne diye küçük düşünüp,hislerini dünya için hebâ edeceksin?

    Sen farklısın dostum çok farklı!

    Ömründe seni bir kere dahi düşünmeyen,sana zerre kadar menfaati dokunmayan kişinin imanını kurtarmak için çırpınıyorsun.

    Onun için çalışıyor,programlar yapıyor,diller döküyorsun.

    Neylersin ki elinde değil,başkasını düşünmeden edemiyorsun.

    "Boş versene" diyemiyorsun.

    "Aldırma da geç git"diyenlere kulak asmıyorsun,

    "Milleti sen mi kurtaracaksın?" diyenlere :

    "Evet ben kurtaracağım! Var mı bir diyeceğiniz!" diye haykırıyorsun...

    Sen gönüllü bir mahkûmsun dostum!

    Sâniyeleri Allah yolunda hizmetle geçen bir çelik duvarla örmüşsün çevreni.

    Sen kendi mahpushâneni kendin yapmışsın,ne diye dışarıdaki aylaklara imreneceksin?

    Sen seni seninle mukayese et. Sen başkalarına bakıp da "o niye böyle?Şu niye şöyle?"deme.

    Sen kendi kabiliyetlerini,kendi duygularını aksa'l-gayâta çıkar. Sen kendinle yarış!..

    Bu hükümet-i cumhuriyenin tek memuru ben miyim?"deyip el etek çekme! Bu senin davandır...

    Unutma! Problemler küçük insanların şevkini kırar,büyük insanların azmini artırır.

    Sen büyük insansın. Çünkü büyük ve ebedî bir davaya gönül vermiş,baş koymuşsun.

    Sıradağlar gibi problemlerle çevrilsen takma kafana!

    Bu dava büyükse sahibi de büyük.

    Senin gibi ihlaslı,cevval kahramanları yalnız mı bırakır?....



    CATLARCASINA KOSTURAN HİZMET ERLERINE İTAFEN..
    BINLER SELAM VE DUA ILE..
     
    alıntı
    February 18

    :::

    Göz Çukuru


    Halinden yoksul olduğu anlaşılan bir adam, deniz kenarında oltayla balık
    tutuyordu Tesadüfen oradan geçmekte olan ülkenin padişahı bu
    gariban adamla ilgilendi ve ona, "Oltana ben burada iken ilk takılan şey ne
    olursa sana onun ağırlığınca altın vereceğim" dedi Biraz sonra oltaya
    takıla takıla ortası delik bir kemik takıldı Hükümdar balıkçıya, "Ne
    yapalım, şansın bu kadar, oltana ağır bir şey takılmadı" diyerek alıp
    sarayına götürdü Saraya varınca adamlarına, balıkçıya elindeki kemiğin
    ağırlığınca altın vermelerini emretti Kemiği terazinin kefesine koydular,
    öbür kefesine de altın koymaya başladılar Beş, on, yirmi, elli diyerek
    altınları koydular ama kemik yerinden oynamıyordu Görünüşte dört beş altını
    zor tartar göründüğü halde, tahminlerin on misli üzerinde altın koydular
    kemik bana mısın demedi Altını doldurmaya devam ettiler, terazinin kefesi
    doldu taştı ama kemik tarafı yerinden kımıldamıyordu Bunda bir sır olduğunu
    anladılar Bir bilgeyi çağırıp bu sırrın ne olduğunu sordular Bilge kemiği
    eline alıp şöyle bir baktıktan sonra şu açıklamada bulundu:"Bu kemik
    açgözlü bir insanın göz çukurudur Siz bunu tartmak için bütün hazineyi
    koysanız yine yerinden oynamaz Çünkü doymaz Ama bir avuç toprak bunu
    doyurur"

    Nitekim bir avuç toprak alıp terazinin kefesine koydu ve kemik yukarı
    kalkıverdi

    February 16

    :::

    arkadaş

     

     kirik_kalp

    Kötü karakterli bir genç varmis. Bir gün babasi ona çivilerle
    dolu bir torba vermis. Arkadaslarin ile tartisip kavga ettigin
    zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak" demis. Genç, birinci gün
    tahta perdeye 37 çivi çakmis Sonraki haftalarda kendi kendine kontrol
    etmeye çalismis ve geçen her günde daha az çivi çakmis. Nihayet bir gün
    gelmis ki hiç çivi çakmamis. Babasina gidip söylemis.
    Babasi onu yeniden tahta
    perdeninönüne götürmüs. Gence "Bugünden baslayarak
    tartismayip kavga etmedigin her gün için tahta perdeden bir çivi çikart,
    sök" demis. Günler geçmis. Bir gün gelmis ki her çivi çikarilmis. Babasi
    ona "Aferin iyi davrandin ama bu tahta perdeye dikkatli bak. Artik çok
    delik var. Artik geçmisteki gibi güzel olmayacak" demis. Arkadaslarla
    tartisip kavga edildigi zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime
    bir yara (delik) birakir. Arkadasina bin defa kendisini affettigini
    söyleyebilirsin ama bu delik aynen kalacak kapanmayacak.
    Bir arkadas ender bir mücevher gibidir. Seni güldürür yüreklendirir. Sen
    ihtiyaç duydugunda yardimci olur seni dinler sana yüregini açar" demis.

    February 14

    :::

                          EVLİLİK İNSANI ALLAH A YAKLAŞTIRMALI

                                                                       

       

                         

    evllk

     

    Evlilik, insanı günahtan koruyan bir kalkandır. Evlilik, el ele verip doğruya koşmaktır. Evliliğe bu açıdan baktığınızda, izdivacın insanı Allah'a yaklaştırması gerektiği görülebilir.

    Delikanlı okulunu bitirdi ve işini kurdu. Artık evlenip çoluk çocuğa karışmak istiyor. Bunun için de düşünüyor ve soruyor: "Acaba kiminle ve nasıl biriyle evlensem?"
    Akıl verense çok oluyor: "Evleneceğin kişi şöyle şöyle olsun". Ama anne ille de güzel gelin istiyor.

    Genç kızın da evlenme yaşı geliyor. O da düşünüyor. "Acaba evleneceğim kişide nasıl bir özellik arasam? Dini diyaneti önemli olmalı mı?" Bu anne de kızının bir zenginle evlenip rahat etmesini düşlüyor..

    Genç kız da delikanlı da şaşkın. Çünkü eş, insanı saadetin beşiğine götürdüğü gibi; felaketin eşiğine de sürükleyebiliyor.

    Kur'an, eşleri tarif ederken, "Onlar sizin için günahtan koruyan bir elbise, siz de onlar için bir elbise hükmündesiniz." buyuruyor. (Bakara 187)

                                                                                               
     Özellikle de günümüzde bu ayetin daha dikkatli okunması gerekiyor. Çünkü her sokak başında bir ateş yanıyor. Her yerden binler günah insana saldırıyor. Her şey ağız birliği yapmış gibi insanı Allah'tan uzaklaştırıyor. 
                                                                          

    hhhhhhhhhhhhhhhhhhh

     

    Allah'a giden yollara barikatlar kurulmuş. Ahiret yurdunu gösteren işaretler ters çevrilmiş. Sefih medeniyetin getirdiği cazibe ister istemez insanları o yoldan alıkoyar hale gelmiş.

    Herkes, akın akın "insanın ve bilhasa Müslüman'ın bir nevi cenneti olan aile sığınağından" çıkıp o yöne doğru koşuyor. Sığınaktan çıkan askerin üzerine yağan mermiler gibi günahlar aile fertlerinin üzerine yağıyor.

    Kişi evinde oturup TV'sini seyrederken, gazetesini okurken, hatta penceresinden sokağa bakarken bile müstehcenlik ateşi onu yakabiliyor. İşte bu arada eş denilen "elbise" o ateşe perde olmalı. Kişiyle ateş arasında set oluşturmalı. Eşinin üzerine gelen günahlara paratoner olup, onu Allah'a yaklaştırmalı.. Sadece dünya hayatı için giyilen bir elbise değil, kişiyi cennet bahçelerine uçurabilen paraşüt görevi yapmalı..

    Çünkü, insan bu dünyaya sadece rahat yaşayıp, zevk ve lezzet peşinde koşmak için gönderilmemiştir. Onun esas gayesi kendisini buraya gönderen Cenab-ı Hakk'ı tanımak, bilmek ve ibadet etmektir. Dünya yolunda yürüyüp ahiret yurduna varmaktır.

    Evlilik de o yol arkadaşını seçmektir. Şayet yol arkadaşı Allah'a yakınsa kişi dünyada da ahirette de huzurlu olacaktır. Çünkü Cenab-ı Hak buyuruyor:
     
    "Erkek olsun, kadın olsun mü'min olarak güzel işler yapanlara dünyada temiz ve huzurlu bir hayat yaşatırız. Ahirette ise, onları, yaptıklarının daha güzeliyle mükâfatlandıracağız."(Nahl 97) 
                                                                
    Asr-ı saadette yaşanan şu olay evliliğin insanı Allah'a yaklaştırması hususunda örnek olsa gerek.

    Peygamberimiz (sas), sahabeleriyle birlikte otururken fakir ve muhtaç olanlara vermenin öneminden bahsediyordu. Al-i İmran Suresi'nin 92. ayetini okudu:

    "Muhtaçlara ve fakirlere yardım ederken, malınızın kötüsünü değil de iyisini vermedikçe olgun bir imana kavuşamazsınız.


    İmanda en yüksek mertebeye çıkmak istiyorsanız, yoksullara malınızın en hoşunuza gidenini bağışlayınız."

    Bu sözler orada bulunanlardan Ebu Talha'yı (r.a) can evinden vurdu. En değerli malını Medine'deki hurmalığını ve evini hemen oracıkta bağışladı.

    Evine gitti. Bahçenin dışında durdu. Eşi Rumeysa (ra) Ebu Talha'yı (r.a) görünce neden eve girmediğini sordu. Ebu Talha (r.a) evini ve bahçesini tasadduk ettiğini söyledi. Eşi:

    "Kendin için mi yoksa ikimiz için mi?" diye sorduğunda Ebu Talha (r.a) "ikimiz için" cevabını verince eşi Rumeysa:

    "Allah  senden Razı olsun Talha. Ben de aynı şeyleri düşünürdüm. Bekle geliyorum." diyerek dönüp arkasına bile bakmadan evinden çıkıp gitti. (Buhari) 
                                                                                    

    jklşşş



    Bizler de onları örnek almalıyız. Bunun için de evlilikleri nefsani duygulardan ziyade, uhrevi duygularla yapmalıyız. Eş seçerken bizleri dünyaya çağıranı değil Allah'a yaklaştıranı seçmeliyiz. 
                                                                        
    Bizim evliliğimiz yani Müslüman'ın evliliği farklı olmalı. Müslüman aile, karanlık dünyalara ışık saçmalı... Sıkıntıda boğulanlara şefkat elini uzatmalı. Sevgiye hasret, mutluluğa hasret olanları sevginin ve mutluluğun yurduna iletmeli.

     

      amin1amin2

                                                                                                                                                                                      alıntı

    February 07

    :::

                                                                              

        heart6py8xl6

                            56770chuyw0egsjrd3                    

     

     
     
                                                                                            imango7

    420web14nb

    htmlkod_divider12

    :::

     

    480017eyox8ff4ds

     

    “Ümmetim” demiştin ya sen asırlar önce, ashabına…

    “Kardeşlerimi öyle çok özledim ki” demiştin

    henüz seni bilmeyen gönülleri kast ederek.

    Biz bilmiyorduk ama sen bizi biliyordun…

     Çünkü top yekün zamanın ve mekânın peygamberiydin...

     Sendeki bu Hasreti dindiremeyen ashab ta,

    gıpta etmişti bizlere o gün…

     Şimdi soruyorum büyük bir umutla sürekli nefsime.

    'Kardeş olmak nasip olacak mı acaba bizlere…

     Alnında secde nişanıyla

     Ak bahtlı olmaya layık mıyım ben de diye...

     

    :::

     

                                                                                                  

                                                                            

    zakkum2gf5

     

      Günah zakkum gibidir.

      Zakkum görüntüsü ve kokusuyla çekici ve haz veren bir bitkidir.

      fakat yediğinizde sizi zehirler ve öldürür.

      Günahta yapılması sırasında çekici,hoş ve haz vericidir.

      fakat ahirette sizi öldüren manevi bir zehirdir.

      Merhametlilerin en merhametlisi,Yüce Rabbim;

      sen affedicisin,affı seversin,biz günahkar kullarını

      affeyle...AMİN...

     

    :::

                                                                                                   

    SON ANA BIRAKMAYIN

     

    y1pts3z48dpw1tqwvbosauspy0

     

     

    Anneannesinin sözleri yankılandı kulaklarında: ''Oğlum namaz hiç bu vakte bırakılırmı?'' Anneannesinin yaşı yetmişe dayanmış, ama ezan okunduğu vakit yerinden sıçrar, yaşından beklenmeyecek bir hızla abdestini alır ve namazını kılardı. Kendisi ise,nefsini bir türlü yenemiyordu. Ne oluyorsa, hep... namaz son dakikalara kalıyor, bu sebeple namazını alelacele eda ediyordu. Bunu düşünerek kalktı yerinden, gözü saate kaydı. Yatsı ezanının okunmasına on beş dakika kalmıştı. Başını her iki yöne pişmanlıkla sallayarak, "Yine geciktirdim namazı." dedi kendi kendine. Kıvrak hareketlerle abdestini aldı ve daha elini yüzünü tam kurulamadan kendisini odasına attı. Mecburen, hızlı hareketlerle namazı eda etti. Tesbihatını yaparken anneannesini düşünmeden edemedi. "Bu halimi görse, tatlı-sert kızardı yine bana." dedi. Çok seviyordu onu ...Hele öyle bir namaz kılışı vardı ki, onu hep bir gökkuşağı hayranlığıyla seyrederdi. Namazda öyle bir mahviyeti vardı ki... hicabından renkten renge girerdi. O gün akşama kadar derse girmişti. Müthiş bir ağırlık vardı üzerinde. Duasını yaparken, başını ellerinin arasına alıp secdeye durdu. Namazdan sonra bir süre bu şekil tefekkür etmeyi severdi. Gözleri kapanır gibi oldu. "Ne kadar da yorulmuşum." dedi. Daldı gitti öylece.... Kıyamet kopmuştu. Mahşeri bir kalabalık vardı. Her yön insanlarla doluydu. Kimi dona kalmış, hareketsiz bir şekilde etrafı izliyor; Kimi sağa sola koşturuyor, kimisi de diz çökmüş, başı ellerinin arasında bekliyordu. Yüreği yerinden fırlayacak gibi atıyor, adeta kafesinden kurtulmaya çalışıyor,soğuk soğuk terler döküyordu. Hayattayken kıyamet, sorgu sual ve mizan hakkında çok şey duymuş ve ahiret hayatı adına bu kavramlar kendisi için köşe taşı olmuşlardı. Ama mahşer meydanında ki ürperti, korku ve bekleyişin bu denli dehşet vereceğini düşünmemişti. Hesap ve sorgu devam ediyordu. Bu arada onun ismini de okudular. Hayretle bir sağa, bir sola baktı. "Benim ismimi mi okudunuz?" dedi dudakları titreyerek..... Kalabalık birden yarılmış, bir yol olmuştu önünde. İki kişi kollarına girdi. Mahşer meydanının vazifelileri oldukları belliydi. Kalabalık arasından şaşkın bakışlarla yürüdü. Merkezi bir yere gelmişlerdi. Melekler her iki yanından uzaklaştılar. Başı önündeydi. Bütün hayatı, bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerinin önünden...." Şükürler olsun " dedi, kendi kendine ve devam etti; " Gözlerimi dünyaya açtım,Hep hizmet eden insanları gördüm. Babam sohbetlerden sohbetlere koşuyor, malını islam yolunda harcıyordu. Annem eve gelen misafirleri ağırlıyor, yemek sofralarının biri kalkıp, bir yenisi kuruluyordu. Ben ise, hep bu yolda oldum. İnsanlara hizmete çalıştım. Onlara ALLAH'ı anlattım. Namazımı kıldım. Orucumu tuttum. Farz olan ne varsa yerine getirdim. Haramlardan kaçındım. "Kirpiklerinden aşağı gözyaşları dökülürken, "Rabbimi seviyorum, en azından sevdiğimi zannediyorum." Diyordu. Ama bir yandan da "O'nun için ne yapsam az, Cennet'i kazanmama yetmez." Diye düşünüyordu.Tek sığınağı ALLAH'ın rahmetiydi. Hesap sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk terliyordu. Sırılsıklam olmuş, zangır zangır titriyordu. Gözleri terazinin ibresindeki neticeyi bekliyordu. Sonunda hüküm verilecekti. Vazifeli melekler ellerinde bir kağıt, mahşer meydanında ki kalabalığa döndüler. Önce ismi okundu. Artık ayakları tutmaz olmuştu. Neredeyse yığılıp kalacaktı. Heyecandan gözlerini kapamış, okunacak hükme kulak kesilmişti. Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Kulakları yanlış mı duyuyordu? İsmi cehennemlikler listesindeydi. Dizlerinin üstüne yığıldı. Hayretten dona kalmıştı." Olamaaaazzzz " diye bağırdı. Sağa sola koşturdu. "Ben nasıl Cehennemlik olurum? Hayatım boyunca hizmet eden insanlarla birlikte oldum. Onlarla beraber koşturdum. Hep Rabbimi anlattım." Diyordu. Gözleri sağanak olmuş, titrek vücudunu ıslatıyordu. Vazifeli iki melek kollarından tuttu. Ayaklarını sürüyerek ve kalabalığı yararak alevleri göklere yükselen Cehennem'e doğru yürümeye başladılar. Çırpınıyordu. Medet yok muydu? Bir yardım eden çıkmayacak mıydı? Dudaklarından kelimeler kırık dökük, yalvarmayla karışık döküldü.."Hizmetlerim... Oruçlarım.... Okuduğum Kur'anlar...... Namazım.... Hiçbiri beni kurtarmayacakmı?" diyordu. Bağıra bağıra yalvarıyordu. Cehennem melekleri onu sürüklemeye devam ettiler. Alevlere çok yaklaşmışlardı. Başını geriye çevirdi. Son çırpınışlarıydı. Resülullah, "Evinin önünde akan bir ırmak içinde günde beş defa yıkanan bir insanı o ırmak nasıl temizler, günde beş vakit namazda insanı günahlardan öyle temizler." Buyuruyordu. "Oysa ki benim namazlarım da mı beni kurtarmayacak?" diye düşünüyordu. " Namazlarım.....Namazlarım....Namazlarım." diye diye hıçkırdı. Vazifeli melekler hiç durmadılar. Yürümeye devam ettiler; Cehennem çukurunun başına geldiler. Alevlerin harareti yüzünü yakıyordu. Son bir defa dönüp geriye baktı. Artık gözleri de kurumuştu. Ümitleri sönmüştü. Başını öne eğdi. İki büklüm oldu. Kollarını sıkan parmaklar çözüldü. Cehennem meleklerinden birisi onu itiverdi. Vücudunu birden bire havada buldu. Alevlere doğru düşüyordu. Tam bir iki metre düşmüştü ki, bir el kolundan tuttu. Başını kaldırdı. Yukarıya baktı. Uzun beyaz sakallı bir ihtiyar onu düşmekten kurtarmıştı. kendisini yukarıya çekti. Üstündeki başındaki tozu silkerek ihtiyarın yüzüne baktı. "Siz de kimsiniz ?" dedi. İhtiyar gülümsedi: " Ben senin namazlarınım." "Neden bu kadar geç kaldınız ?Son anda yetiştiniz. Neredeyse düşüyordum."dedi.... İhtiyar yüzünü gererek, tekrar güldü; Başını salladı; " Sen beni hep son anda yetiştirirdin, ...hatırladın mı? Secdeye kapandığı yerden başını kaldırdı. Kan-ter içinde kalmıştı. Dışarıdan gelen sese kulak kabarttı. Yatsı ezanı okunuyordu.Bir ok gibi yerinden fırladı. Abdest almaya gidiyordu. RABBİM BİZİ ZAMANINDA NAMAZ KILANLARDAN EYLESİN.(AMİN)

    February 05

    :::

     

       Asıl Gurbet Orasıdır

     

                                                                          

    x1pphu2k6hcg6oekwctlowsis5

     

       Bu dünyada gurbet mi var
       Üç beş adım mesafe var
      Toprak altı soğuk mezar
      Asıl gurbet orasıdır 
     

                   

    Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket

     

      Yatağı yok yorganı yok
     Yatağı yok yorganı yok
    Ekmeği yok katığı yok
      Ordan öte uzağı yok
    Asıl gurbet orasıdır 


                 

    Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket

                     

      Hangi yolun sonu gelmez
      Hangi dağlar geçit vermez
      Bir yer varki giden dönmez
      Asıl gurbet orasıdır 

                  

    Photo Sharing and Video Hosting at Photobucket


      Yatağı yok yorganı yok
      Ekmeği yok katığı yok
      Ordan öte uzağı yok
      Asıl gurbet orasıdır 
       MEHMET ALİ ÖÇ

    :::

      DOST MUSUN?

     

    vcxqf2

    Öyleyse canın canımdır...
    Aynan olmalıyım...
    Yüzüne söyleyebilmeliyim her şeyi...
    Hem sakınmadan, mertçe...
    Hani bilirsin, esirgemem lâfımı,
    Ne şekil gelirse, öylece...
    Hazırım tüm içtenliğimle konuşmaya, ama,
    Seni de dupduru isterim karşımda...
    Dostsan,
    Gözlerimin içine baka baka yaka silk benden!
    Arkamdan şikayetlenme!
    Yiğit ol! Gerekirse yiğitçe azarla, çekinme!
    Lâf değil, icraat beklerim senden!
    Öyle bak ki, hislerini görebileyim...
    Öyle hisset ki, güvenle bakabileyim...
    Sevmem, ölenin ardından ağıt yakmayı!
    Dil dönerken söylenmeli her şey...
    Kulak duyarken anlatılmalı...
    Göz bakarken bakmalıyım sana...

    Can sağ iken sarılmalı...
    Keşkelere meydan vermemeli hayatım,
    Pişmanlıklarla yoğrulmamalı....
    Hayır!
    Dirime selâm vermeyen,
    Ölüme de fazla yaklaşmasın!
    Dostsan, ölmemi bekleme!
    Haklıysam, yaşarken savun beni!
    Yaşarken yanımda ol!
    İnanmışsan bana, kimse çevirmesin seni yolundan!
    Ve inanmamışsan, sakın rol yapma!
    Her söylediğimi onaylaman şart değil...
    Her yaptığımı beğenmen de gerekmez...
    Dostsan, rahatça eleştir, fikrini rahatça söyle, sıkılma!
    Yadırgayabilirsin beni,
    Ve ben de seni tuhaf bulursam şaşırma...
    Kandırmanı aslâ kabul edemem!
    Her dediğini, her yaptığını hoş görürüm, ama,
    Beni, bana sormadan yargılama!
    Her yediğimiz aynı olmaz belki,
    Her dakikamız birlikte geçmez...
    Her güldüğünde gülmeyi garanti edemesem de,
    Ağladığında seninle birlikte oturup ağlarım...
    Belki her çağırdığında gelemem fakat,
    Derdine ortak ararsan, koşarım...
    Ben de herkes gibi insanım elbet,
    Ne göklere çıkar beni, ne de yerin dibine sok!
    Senin işin bu değil!
    Benim zaten bir yerim var herkes gibi yer ile gök arasında...
    Dostsan,
    Küçümsemeden, küfretmeden,
    Sevgiyle, saygıyla ve huzurla gel sokağıma...

    Dinlenmek istediğinde, hiç düşünme, sana özel bir limanım,
    ama...
    Yorulduğum zamanlarda,
    Dilediğimce sığınabilmeliyim koylarına...
    Seni bir çocuk kadar saf sevebilirim
    Ve bir deli kadar art niyetsiz...
    Uğruna seve seve hesabı şaşırırım...
    Görmezden gelebilirim yanlışlarını...
    Başkaları enayilik sayabilir,
    Başkaları akılsızlığıma yorabilir,
    Bunları dert bile etmem, ama,
    Sen, aslında aptal olmadığımı,
    Her an, tekrar tekrar hatırla!
    Ve sakın beni aptal yerine koymaya kalkışma!
    Seviyorsan, cimrilik etme, söyle!

    Muhabbeti varken, yokmuş gibi yapanla,
    Hiç sevmediği halde, yılışıp durana sinir olurum!
    Neyse, o olmalı insan...
    Kendisi olmaktan korkmamalı!
    Kendisi olmaktan kaçmamalı!
    Bil ki, sensin diye seni bırakmam, ama,
    Ben olduğum için bırakırsan beni,
    Yas da tutmam arkandan!
    Bedel mi?
    Ödemeyeceksen çıkma yola!
    İçten pazarlık edersen, ancak kendine edersin...
    Kendince küser barışır, kendi kendini yersin!
    Dostsan, mevsimince yağ...
    Kışsan kar ol, güzsen yağmur...
    Soğuğuna, sıcağına, esip savurmana itiraz etmem,
    Senden, ille de bahar olmanı beklemem, ama,

    Dayanmalısın en şiddetli fırtınalarıma...
    Belki de çok geldi bunca talep...
    Bana karşı hiçbir mecburiyetin yok, korkma...
    Sana fazla geldiğim ilk anda,
    Arkana hiç bakmadan, dönüp gidebilirsin...
    Geçip gidebilirsin, borçluluk hissetmeden...
    Mutlaka bir açıklama da beklemem senden, ama,
    Gitmeye davranırsam bir gün,
    Sen de karşımda set olma!
    Dost musun?
    Öyleyse, canın canımdır,
    Yoluna baş koymaya hazırım ya,
    Başını da yollarımda isterim, unutma!

        

     

     

    February 04

    :::

                                                                                                     

    fairywingsbaranicv9

    Sevgili Arkadaşlar,

    Zamanımızın en büyük hastalıklarından biri kıskançlıktır. Maalesef, bugün, “Kur’an talebesi” olduğunu söyleyen kimseler arasında dahi gönlü haset ateşiyle yanmakta olan bir sürü insan vardır. Öyle ki, şimdilerde -çoğu kez- kardeş kardeşi, arkadaş arkadaşı, bir belletmen diğerini, öğretmen başka bir öğretmeni ya da imam sair imamları kıskanmaktadır. Niceleri “Aman benim çıraklarım kimseyle görüşmesin; talebelerim başkasına teveccüh etmesin, halkamdakiler benden gayrısına gitmesin!” düşüncesinde olduklarını hal ve tavırlarıyla dışa vurmaktadırlar. Pek çokları, bir hakikatın anlatılmasına matuf bile olsa, kendilerinin haricindekilere müracaat edilmesinden rahatsızlık duymaktadırlar.

    Oysa, hepimiz ümmet-i Muhammedi (aleyhissalâtü vesselâm) sahil-i selâmete çıkaracağına inandığımız bir geminin hizmetçileriyiz. Gerçi, başkasında görülen bir olgunluğa imrenme, o güzel sıfatı yakalama azmiyle gayret gösterme ve hayırlı bir neticeyi elde etmek için müsabaka yaparcasına çalışma diye tarif edebileceğimiz “tenâfüs”e izinliyiz. Ne var ki, bu rekabetsiz yarışta da kendi rekorumuzu kırmakla vazifeli ve kendimiz için takdir edilen olgunluk eşiğine ulaşmaktan sorumluyuz.

    Bu itibarla, şayet gerçek bir Kur’an talebesi isek, biz asla haset edemeyiz, hatta hasete sınır komşusu olan gıpta alanında da dolaşamayız; belki sadece tenâfüste bulunur ve hayırda yarışırız. Evet, biz kendi payımıza düşen bir hizmeti ve elimizden gelen bir işi tamamlamaya bakarken, aynı zamanda her arkadaşımızı, dostumuzu ve kardeşimizi rakip değil, mübarek bir yardımcı olarak görmeye mecburuz.

    Ezcümle, bu seferki hasbihalimizde M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu mevzuyu anlatırken vurguladığı bir hususu aktaracağım:

    Sen Ona Git!..

    Talebeliğim sırasında, klasik usule göre dersler aldığım gibi, aynı zamanda o dönemde mevcut tekye ve zaviyelere de devam ediyor, oralardan da istifade etmeye çalışıyordum. Meslek ve meşrep açısından hiçbir ayırım gözetmeden, hem Nakşî hem de Kadirî tekyelerine gidiyor; istidadım ölçüsünde bütün büyüklerin insibağıyla boyanmaya gayret ediyordum. O meclislerde pek müessir nasihatlere kulak verdim, âdâb ve erkân adına çok güzel düsturlar dinledim. Duyup dinlediklerim arasında bu yolun bir esası olarak dile getirilen bir edep vardı ki, ona gerçekten hayran kaldım. Bir mürşidin, kendi çırağını belli bir süre yetiştirdikten sonra, ona “Artık senin bizden alacağın kalmadı; falan beldede şöyle bir Hak dostu var, Sen ona git; gayrı ancak o sana rehberlik yapabilir!” demesine ve kendisini sıfırlayarak müridini daha engin bulduğu bir mürşide yönlendirmesine adeta bayıldım.

    Bu hakperestlik anlayışına göre; düz bir insan, gelip yetişmek ister, ilim tahsil etmek arzu eder, daha çok ilim, marifet ve hakikat.. gibi hususların mebâdîlerini öğrenmek için gayret içinde bulunduğunu söyler. Böyle mübtedî bir Hak yolcusu “tâlib” adıyla dergaha alınır. O, hemen mürîd olarak kabul edilmez, önce bir müddet denenir. Bu insan maneviyata inanıyor mu? Seyr u süluk-i ruhaniye tabi tutulsa terakki eder mi? Bu mesleğin sabit disiplinlerine uyabilir mi? Bu kabiliyette bir insan mı? Şayet, bu suallerin cevabı müsbet şekilde ortaya çıkar ve tâlib ilk imtihanları geçerse, artık o, el tutan, birine intisap eden, manevî hayatı adına bir kâmil insanın rehberliğine giren; dahası, şahsî istek ve dileklerinden vazgeçerek dinin emirleri çerçevesinde bir üstada teslim olup inkıyad eden manasına “mürîd” unvanını alır. Sonra, Allah’ın rızasını kazanma hedefine bağlı, belli bir disiplin içinde O’na yürüyen; kendi uzaklığını aşmaya çalışan bu hak yolcusu zamanla seyahat erkânını iyice öğrenerek bir “sâlik” mertebesine yükselir. Eğer, yol âdâbına riayet ederek ilerlerse, gün gelir beden ve cismâniyetle alâkalı hicaplardan bir bir sıyrılıp kendine ait uzaklıkları aşar, Cenâb-ı Hakk’ın maiyyetine ulaşır, zevken ve keşfen O’na “vâsıl” olur.

    Ne var ki, bütün bu mertebelerde gözetilen bir incelik vardır. O dergahın mürşidi huzuruna gelen herkesi özel hallerine göre ayrı ayrı değerlendirir; onları birer birer tâliblikten mürîdliğe, sâlik iken vâsıllığa yürütür. Fakat, çırağı fevkalade istidadlı çıkar da, mürşid herhangi bir noktada kendisinin yetmediğini görürse, hemen ona başka ulvî bir kapı gösterir. Hazret bakar ki, talebesinin yüksek bir kabiliyeti var; “Oğlum, sen gerçek inkişafını falanca yerde bulacaksın!” der ve ona bir mürşid-i kamili işaret eder. İşte bu, hakperestliğin göstergesidir.

    Bu cümleden olarak, Ebü’l-Hasan Şâzilî hazretleri, onlarca velînin meclisinde bulunup kendilerinden istifade etmeye çalışmış, bu gayeyle pek çok seyahat yapmış, nihayet Irak’a giderek Ebü’l-Feth Vâsıtî’nin sohbetlerine katılmıştır. Bir gün, Ebü’l-Feth Vâsıtî hazretleri ona, “Sen hakiki mürşidini Irak’ta arıyorsun. Halbuki o senin memleketindedir; oraya dön!” buyurmuştur. O zamana kadar zahirî ilimlerde çok büyük mesafeler katetmiş bulunan Ebü’l-Hasan Şâzilî hazretleri hemen memleketine dönmüş; aradığı zâtın, hayatını bir mağarada sürdüren İbn-i Meşîş-i Hasenî hazretleri olduğunu anlamış; dünyevî her şeyi arkaya attığının remzi olarak bir güzel gusül almış ve o güne kadar elde ettiği bütün meziyetlerini unutmuşçasına Pîrinin huzuruna koşmuştur. Ne var ki, gün gelmiş, o Hazret de “Benden alacağın bu kadar” deyip Ebü’l-Hasan Şâzilî’nin nazarlarını bir başka ufka ve yola tevcih etmiştir.

     Haddizatında, bizim mesleğimizde böyle bir silsile, şeyhlik, mürîdlik ve el verip el alma gibi unsurlar yoktur. Fakat, asla hasede düşmeden, hiç kıskançlığa girmeden ve hatta bir yönüyle hasede hem-hudud olan gıptaya bile tenezzül etmeden vazifelerimizi yerine getirebilmemiz için söz konusu hakperestliğin bizim için de çok manalar ifade ettiği âşikârdır. Allah Teâlâ’nın hakkımızda takdir buyurduğu konuma razı olarak hayırda yarışmamız ve sadece kendi nefsimizi rakip kabul ettiğimiz bu müsabakada kardeşlerimizi samimi birer yardımcı olarak görmemiz ancak böyle bir hakperestlik şuuruyla mümkün olacaktır.

    Evet, kardeşlerimizi kıskanmamız ve çıraklarımızı onlardan uzak tutmamız bir yana, onları şerefte, makamda, teveccühte, hattâ maddî menfaatlerde kendimize tercih etmemiz gerekmektedir; zira, bu şekilde hareket etmek ihlasın bir buududur ve iman hizmetinin temel düsturlarından biridir. Dahası, bir iman hakikatini muhtaç bir mü’mine bildirme hususunda bile, başka bir arkadaşımızı öne sürmemiz, kürsünün başına onu geçirmemiz ve onun tercümanlığına fırsat vermemiz hakkın hatırını âlî tuttuğumuzun remzidir.

    Öyleyse, hakikat konuşulsun da, konuşan kim olursa olsun; yeter ki, insanlar Allah’ı bulsun, rehberlik tacı kimin başına konulursa konulsun.. tek, iman hakikatleri sayesinde gönüller inşiraha kavuşsun, takdir nazarları ne yana doğrultulursa doğrultulsun.. değil mi ki, sen bütün semeratını efradına pay edecek bir şahs-ı manevînin bir uzvusun, gayrı ne diye görünme, bilinme, takdir edilme, parmakla gösterilme sevdasına tutulursun.

    OSMAN ŞİMŞEK

    :::

     
     SİZ HİÇ HAYATLA YÜZLEŞTİNİZ Mİ
     
      y1pnusnZ4x43C8LZJcmoP8jvCFsxV6uckWgcoODG2w1egdKTwg0rSiTEV22pv9drQYykmbfVZtc_UU 
     
    Siz hiç;
    Kara düşünceleri delip geçenleri, her yeni doğan vakte alnı açık çıkanları ve güneşi içinde doğuranları gördünüz mü?
    İçindeki coşkuyla, heyecanla ayaklananların, yüreği kendinden taşanların ve zulme karşı direnenlerin nurlu izlerine rastladınız mı?
    Tarihin günlüğüne umutları, güzellikleri, özlemleri ve bir de kara günleri göz pınarlarıyla yazanların güncelerini okudunuz mu?
    Siz,
    Sabaha Rahman´ın adıyla başlayıp, geceyi onun adıyla kapatanları, hayatının her alanını kuşatan bir bilinçle yaşayanları, salatın güzelliğiyle çehrelerini besleyenleri, ´Onlar bollukta da darlıkta da infak edenlerdir´ ayeti gereği azlığına ve çokluğuna bakmadan rızkını paylaşanları ve insan kalmak için yaşayanları tanıdınız mı?
    Güzelliğe dair yükselen duaları işittiniz mi? Duaya kalkan elleri çoğaltmak için ellerinizi aydınlığı tutan ellere eklediniz mi? Yalvaran yüreklere eşlik ettiniz mi?
    Siz,
    Onuru ve gururu anlatan gözleri, Kitab´ın koynunda filizlenip, vahyin pınarından beslenenleri, çarıklarında sabrı, azmi taşıyıp ve yılgınlık mevsimine, yılgın iklimlere inat başlarını dik tutup, umutlarını tutsak etmeyenleri, asaletiyle ezilenleri, gözü pek yiğitleri, başı dik yaşayarak yeryüzüne iz bırakanları gördünüz mü?
    Siz hiç;
    Sabahın ayazında, ikindinin serinliğinde, akşamın esintisinde yeşili, beyazı ve maviyi parçalayan kıvılcım bakışlarıyla gökyüzünü boyayan, beslenme çantalarında taş taşıyan güneş boylu çocukları, yıldızlar altında boynunu bükenleri, yetimleri, yoksulları, Filistinliler´i, çocuk Muhammet Cemaller´i, Senalar´ın kıyamını, sevdalıları, yüzünde zulmün izini taşıyanları ve minik avuçlarıyla kara yüreklileri taşlayanları ve yüreğinde sevdanın yanık izlerini taşıyanları gördünüz mü?
    Siz,
    Sarp yokuşları aşan şerefli yürüyüşleri, mavinin ruhunu ve iyiliğin ekmeğini büyütenleri, karanlığı yırtarcasına direnenleri, yalnızlaştıkça, azaldıkça devleşenleri, derinleşenleri gördünüz mü?
    Siz hiç onları gördünüz mü, onları tanıdınız mı?
    Onlar ki;
    "Allah´ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar ve onlar Allah´ın birleştirmesini istediği şeyi birleştirirler. Rablerine karşı saygılı olurlar ve en kötü hesaptan korkarlar."
    "Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, düşmanlarınız size karşı ordu topladı, artık onlardan korkun dedikleri halde bu onların mutlaka imanını artırır. Ve Allah bize yeter, o ne güzel vekildir derler."
    "Ve onlar öyle adamlar ki ne ticaret, ne alışveriş onları Allah´ı zikretmekten, namazı dosdoğru kılmaktan ve zekatı vermekten alıkoymaz. Onlar kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı günden korkan kimselerdir."
    Evet, siz hiç onlarla tanıştınız mı?
    Ve siz,
    Nisansız baharlara, umutsuz yarınlara inat ruhlarında mümin onurunu taşıyanların dostça birbirine bağlanan sıcak sımsıcak ellerinden, umutlarından ve şiir gibi gözlerinden öptünüz mü?
    Sahi siz hiç hayatla yüzleştiniz mi?
    Kimsiniz, nesiniz, yaşamınızı hayatın neresinde, nasıl ve ne şekilde sürdürmektesiniz?
    Yoksa siz hissetmez misiniz?
    Kör, sağır ve dilsiz misiniz?
    Ve yoksa siz hala Hakk´a dönmeyecek misiniz?
     
     
    January 24

    :::

     
    BİLİYOR MUSUN SEN KİMSİN?
     
    beautiful-photography06
     
     SEN,

    "Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışırsınız..
    Çünkü Allah'a inanıyorsunuz.." Fermanının sahibisin!..
    SEN,

    "Alemlere rahmet olarak gönderilen" ve dehşetli mahşer günü herkesin "Nefsi! Nefsi!" diye çırpınacağı bir zamanda, secdelere kapanıp; "Ümmetimi isterim Ya Rab!..
    Ümmetimi bağışlamadıkça kalkmam" diye feryad edecek olan Habis-i Kibriya’nın ümmetisin!..

    SEN,
    Resûlullah'in ashabına; "Orduya yardim ediniz" dediği zaman, bütün servetini alıp getiren ve Peygamberin "Çocuklarına ne bıraktın?.."

    sorusuna; "Allah’ı ve Resûlünü bıraktım Ya Resûllullah!" cevabini veren Hz. Ebûbekir'in yolundasın!..
    SEN,
    Devlet reisi oldugu halde, içi su dolu bir tulumu sirtina yüklenerek halk içinde dolasan ve oğlunun; "Babacığım, niçin böyle yapıyorsun?" sorusuna; "Oğlum! Nefsimi biraz beğenir gibi oldum..

    Onu zelil etmek, gururumu kırmak istiyorum" diyen Koca Ömer'in izindesin!
    SEN,

    Müslümanlar arasında açlığın ve kıtlığın hüküm sürdüğü bir zamanda Sam'dan kendisine ait zeytinyağı, üzüm ve buğday yüklü olarak gelen bir deveyi yükleriyle beraber yoksullara tasadduk eden Hz. Osman’ın ardındasın!..
    SEN,

    Cebinde bulunan 4 dirhem servetin 1 dirhemini gizlice, 1 dirhemini açıkça, 1 dirhemini gece ve kalan 1 dirhemini de gündüz , kimsesizlere sadaka olarak veren ve Allah Resûlünün; "Neden böyle yaptın ?"suâline "Belki Allah bunların birini olsun kabul eder düşüncesiyle diyen Hz. Ali'yi takip edensin!
    SEN,

    Allah yolunda cihada çıkan ve karsısında ATLAS Okyanusunu görünce, devesini dizlerine kadar denize sürerek, kilicini çekip; "Ya Rabbi! Sahith ol! Önüme su uçsuz bucaksız derya çıkmasaydı senin sanını daha ileriye götürürdüm!" diyen mücahitlerin pesindesin!..

    SEN,

    40 sene yatsı abdestiyle sabah namazını kılan İmam-i Âzam'larin, Malazgirt Ovalarında Allah Allah sesleriyle at koşturan ve Anadolu kapılarını Müslüman Türklere açan Alp Arslanlarin arkasındasın!..
    SEN,

    Misafir kaldığı evde gece sabaha kadar ayakta duran ve; "Biz Kur'anin bulunduğu odada ayaklarımızı uzatıp yatmaktan hayâ ederiz" diyen Osman Gazilerin torunusun!..

    SEN,

    Resûllullah'in müjdesine nail olup, küfrün doğu kal'asini, İstanbul’u fethederek İslam’a teslim eden, yeni bir çağ açan Fatihlerin, dünyayı Müslümanlardan başkasına dar gören Yavuzların, karaların- denizlerin hakanı Kanûnilerin neslisin!..

    SEN,
    İstanbul’da okumaya başladığı Ezan-i Muhammed iyeyi, Çaldıran ovalarında bitiren, Tuba’da aldığı abestin namazını Afrika çöllerinde kılan, Hazar kıyılarında getirdiği tekbir seslerinin yankılarını Viyana kapılarında duyan kahramanların evladısın!..

    SEN,

    Vatanini, mukaddesâtını müdafaa ederken düşman kurşunlarının darbeleriyle bağırsakları delik-deşik dışarıya fırlayan ve bir eliyle onları karnına iterken, diğer eliyle göğsünden bir başka kursunu eliyle çıkarıp, yanında bulunan...
     
     
         gülay arkadasım mailime gönderdi ben de sizlerle paylaştım.faydalı olması ümidi ile..

    :::

    anistars 

    Hakikât yolu, aranmakla bulunmaz.

    Ama Bulanlar ancak arayanlardır.

    Beyazıd-ı Bestâmi