sündüs's profilesündüsPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
|
07 February :::SON ANA BIRAKMAYIN
04 February :::
Sevgili Arkadaşlar, Zamanımızın en büyük hastalıklarından biri kıskançlıktır. Maalesef, bugün, “Kur’an talebesi” olduğunu söyleyen kimseler arasında dahi gönlü haset ateşiyle yanmakta olan bir sürü insan vardır. Öyle ki, şimdilerde -çoğu kez- kardeş kardeşi, arkadaş arkadaşı, bir belletmen diğerini, öğretmen başka bir öğretmeni ya da imam sair imamları kıskanmaktadır. Niceleri “Aman benim çıraklarım kimseyle görüşmesin; talebelerim başkasına teveccüh etmesin, halkamdakiler benden gayrısına gitmesin!” düşüncesinde olduklarını hal ve tavırlarıyla dışa vurmaktadırlar. Pek çokları, bir hakikatın anlatılmasına matuf bile olsa, kendilerinin haricindekilere müracaat edilmesinden rahatsızlık duymaktadırlar. Oysa, hepimiz ümmet-i Muhammedi (aleyhissalâtü vesselâm) sahil-i selâmete çıkaracağına inandığımız bir geminin hizmetçileriyiz. Gerçi, başkasında görülen bir olgunluğa imrenme, o güzel sıfatı yakalama azmiyle gayret gösterme ve hayırlı bir neticeyi elde etmek için müsabaka yaparcasına çalışma diye tarif edebileceğimiz “tenâfüs”e izinliyiz. Ne var ki, bu rekabetsiz yarışta da kendi rekorumuzu kırmakla vazifeli ve kendimiz için takdir edilen olgunluk eşiğine ulaşmaktan sorumluyuz. Bu itibarla, şayet gerçek bir Kur’an talebesi isek, biz asla haset edemeyiz, hatta hasete sınır komşusu olan gıpta alanında da dolaşamayız; belki sadece tenâfüste bulunur ve hayırda yarışırız. Evet, biz kendi payımıza düşen bir hizmeti ve elimizden gelen bir işi tamamlamaya bakarken, aynı zamanda her arkadaşımızı, dostumuzu ve kardeşimizi rakip değil, mübarek bir yardımcı olarak görmeye mecburuz. Ezcümle, bu seferki hasbihalimizde M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu mevzuyu anlatırken vurguladığı bir hususu aktaracağım: Sen Ona Git!.. Talebeliğim sırasında, klasik usule göre dersler aldığım gibi, aynı zamanda o dönemde mevcut tekye ve zaviyelere de devam ediyor, oralardan da istifade etmeye çalışıyordum. Meslek ve meşrep açısından hiçbir ayırım gözetmeden, hem Nakşî hem de Kadirî tekyelerine gidiyor; istidadım ölçüsünde bütün büyüklerin insibağıyla boyanmaya gayret ediyordum. O meclislerde pek müessir nasihatlere kulak verdim, âdâb ve erkân adına çok güzel düsturlar dinledim. Duyup dinlediklerim arasında bu yolun bir esası olarak dile getirilen bir edep vardı ki, ona gerçekten hayran kaldım. Bir mürşidin, kendi çırağını belli bir süre yetiştirdikten sonra, ona “Artık senin bizden alacağın kalmadı; falan beldede şöyle bir Hak dostu var, Sen ona git; gayrı ancak o sana rehberlik yapabilir!” demesine ve kendisini sıfırlayarak müridini daha engin bulduğu bir mürşide yönlendirmesine adeta bayıldım. Bu hakperestlik anlayışına göre; düz bir insan, gelip yetişmek ister, ilim tahsil etmek arzu eder, daha çok ilim, marifet ve hakikat.. gibi hususların mebâdîlerini öğrenmek için gayret içinde bulunduğunu söyler. Böyle mübtedî bir Hak yolcusu “tâlib” adıyla dergaha alınır. O, hemen mürîd olarak kabul edilmez, önce bir müddet denenir. Bu insan maneviyata inanıyor mu? Seyr u süluk-i ruhaniye tabi tutulsa terakki eder mi? Bu mesleğin sabit disiplinlerine uyabilir mi? Bu kabiliyette bir insan mı? Şayet, bu suallerin cevabı müsbet şekilde ortaya çıkar ve tâlib ilk imtihanları geçerse, artık o, el tutan, birine intisap eden, manevî hayatı adına bir kâmil insanın rehberliğine giren; dahası, şahsî istek ve dileklerinden vazgeçerek dinin emirleri çerçevesinde bir üstada teslim olup inkıyad eden manasına “mürîd” unvanını alır. Sonra, Allah’ın rızasını kazanma hedefine bağlı, belli bir disiplin içinde O’na yürüyen; kendi uzaklığını aşmaya çalışan bu hak yolcusu zamanla seyahat erkânını iyice öğrenerek bir “sâlik” mertebesine yükselir. Eğer, yol âdâbına riayet ederek ilerlerse, gün gelir beden ve cismâniyetle alâkalı hicaplardan bir bir sıyrılıp kendine ait uzaklıkları aşar, Cenâb-ı Hakk’ın maiyyetine ulaşır, zevken ve keşfen O’na “vâsıl” olur. Ne var ki, bütün bu mertebelerde gözetilen bir incelik vardır. O dergahın mürşidi huzuruna gelen herkesi özel hallerine göre ayrı ayrı değerlendirir; onları birer birer tâliblikten mürîdliğe, sâlik iken vâsıllığa yürütür. Fakat, çırağı fevkalade istidadlı çıkar da, mürşid herhangi bir noktada kendisinin yetmediğini görürse, hemen ona başka ulvî bir kapı gösterir. Hazret bakar ki, talebesinin yüksek bir kabiliyeti var; “Oğlum, sen gerçek inkişafını falanca yerde bulacaksın!” der ve ona bir mürşid-i kamili işaret eder. İşte bu, hakperestliğin göstergesidir. Bu cümleden olarak, Ebü’l-Hasan Şâzilî hazretleri, onlarca velînin meclisinde bulunup kendilerinden istifade etmeye çalışmış, bu gayeyle pek çok seyahat yapmış, nihayet Irak’a giderek Ebü’l-Feth Vâsıtî’nin sohbetlerine katılmıştır. Bir gün, Ebü’l-Feth Vâsıtî hazretleri ona, “Sen hakiki mürşidini Irak’ta arıyorsun. Halbuki o senin memleketindedir; oraya dön!” buyurmuştur. O zamana kadar zahirî ilimlerde çok büyük mesafeler katetmiş bulunan Ebü’l-Hasan Şâzilî hazretleri hemen memleketine dönmüş; aradığı zâtın, hayatını bir mağarada sürdüren İbn-i Meşîş-i Hasenî hazretleri olduğunu anlamış; dünyevî her şeyi arkaya attığının remzi olarak bir güzel gusül almış ve o güne kadar elde ettiği bütün meziyetlerini unutmuşçasına Pîrinin huzuruna koşmuştur. Ne var ki, gün gelmiş, o Hazret de “Benden alacağın bu kadar” deyip Ebü’l-Hasan Şâzilî’nin nazarlarını bir başka ufka ve yola tevcih etmiştir. Haddizatında, bizim mesleğimizde böyle bir silsile, şeyhlik, mürîdlik ve el verip el alma gibi unsurlar yoktur. Fakat, asla hasede düşmeden, hiç kıskançlığa girmeden ve hatta bir yönüyle hasede hem-hudud olan gıptaya bile tenezzül etmeden vazifelerimizi yerine getirebilmemiz için söz konusu hakperestliğin bizim için de çok manalar ifade ettiği âşikârdır. Allah Teâlâ’nın hakkımızda takdir buyurduğu konuma razı olarak hayırda yarışmamız ve sadece kendi nefsimizi rakip kabul ettiğimiz bu müsabakada kardeşlerimizi samimi birer yardımcı olarak görmemiz ancak böyle bir hakperestlik şuuruyla mümkün olacaktır. Evet, kardeşlerimizi kıskanmamız ve çıraklarımızı onlardan uzak tutmamız bir yana, onları şerefte, makamda, teveccühte, hattâ maddî menfaatlerde kendimize tercih etmemiz gerekmektedir; zira, bu şekilde hareket etmek ihlasın bir buududur ve iman hizmetinin temel düsturlarından biridir. Dahası, bir iman hakikatini muhtaç bir mü’mine bildirme hususunda bile, başka bir arkadaşımızı öne sürmemiz, kürsünün başına onu geçirmemiz ve onun tercümanlığına fırsat vermemiz hakkın hatırını âlî tuttuğumuzun remzidir. Öyleyse, hakikat konuşulsun da, konuşan kim olursa olsun; yeter ki, insanlar Allah’ı bulsun, rehberlik tacı kimin başına konulursa konulsun.. tek, iman hakikatleri sayesinde gönüller inşiraha kavuşsun, takdir nazarları ne yana doğrultulursa doğrultulsun.. değil mi ki, sen bütün semeratını efradına pay edecek bir şahs-ı manevînin bir uzvusun, gayrı ne diye görünme, bilinme, takdir edilme, parmakla gösterilme sevdasına tutulursun. OSMAN ŞİMŞEK |
|
|