sündüs's profilesündüsPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    11 March

    :::



     

    Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın meşhur kıssasının hülâsası şudur ki:

    Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın azîm mükâfâtını düşünerek, kemâl-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra, yaralarından tevellüt eden kurtlar kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve marifet-i İlâhiyenin mahalleri olan kalb ve lisanına iliştikleri için, o vazife-i ubudiyete halel gelir düşüncesiyle, kendi istirahati için değil, belki ubudiyet-i İlâhiye için demiş: "Yâ Rab, zarar bana dokundu. Lisanen zikrime ve kalben ubudiyetime halel veriyor" diye münâcât edip, Cenâb-ı Hak o hâlis ve sâfi, garazsız, lillâh için o münâcâtı gayet harika bir surette kabul etmiş, kemâl-i âfiyetini ihsan edip envâ-ı merhametine mazhar eylemiş.

    İşte bu Lem'ada Beş Nükte var.

    BİRİNCİ NÜKTE

    Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın zâhirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyüb'den daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar.

    Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdit ediyordu. Bizim mânevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor. O münâcât-ı Eyyübiyeye, o hazretten bin defa daha ziyade muhtacız.

    Bahusus, nasıl ki o hazretin yaralarından neş'et eden kurtlar kalb ve lisanına ilişmişler. Öyle de, bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hasıl olan vesveseler, şüpheler-neûzu billâh-mahall-i İmân olan bâtın-ı kalbe ilişip imanı zedeler ve imanın tercümanı olan lisanın zevk-i ruhanîsine ilişip zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar.

    Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.

    Meselâ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicap ettiği zaman, melâike ve ruhaniyâtın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor.

    Hem meselâ, Cehennem azâbını intaç eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennemin tehdidâtını işittikçe istiğfarla ona karşı siper almazsa, bütün ruhuyla Cehennemin ademini arzu ettiğinden, küçük bir emâre ve bir şüphe, Cehennemin inkârına cesaret veriyor.

    Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın, küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultân-ı Ezel ve Ebedin mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor. Ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki, keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasaydı! Ve bu arzudan, bir mânevî adâvet-i İlâhiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-i İlâhiyeye dair kalbe gelse, katî bir delil gibi ona yapışmaya meyleder; büyük bir helâket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki, inkâr vasıtasıyla, gayet cüz'î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkârda milyonlarla o sıkıntıdan daha müthiş mânevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını kabul eder.

    ...

    Lem'alar

    29 February

    :::

    Sıfır Almayalım, Sıfır Olalım

    i8080061338812qo3

    Yalnızca tebessüm ettirmeyen, derin ve ince manalar yüklü bir fıkra.
    Fıkra şöyleydi; Büyük makamda bulunan birisi, yanındakiler arasında dalkavukluğu(yağcı, yalaka) meşhur birisine “sıfır nedir?” diye sormuş. Cevap bir dalkavuğa yakışır şekildedir “Sizin huzurunuzda ben” demiş. Bu fıkrayı okuyunca müthiş etkilendim, bir kul olarak söylemem, vicdanımda his etmem gereken bir söz, dalkavuğun ağzında yankılanmıştı. Mülkün Sahibinin “Ey insanlar! Sizler Allaha karşı fakirlersiniz”(Fatır,15) fermanını düşündüm. Evet, gerçekte sıfır bendim. Allahın huzurunda bir sıfırdım. Elimde ne varsa, elim de, her şeyim de, onundu, ondandı.

    Elimdekileri alsa geriye ne kalırdı ki? Ben ise, askerin kullanması için, emaneten verilen silaha, benim silahım demesi gibi, benim elim, benim gözüm diyordum. Bu vehmi bir söyleyişti, çünkü herkes düşünse anlayacaktı ki, benim gözüm demek, bana emanet edilen göz demekti. Gözümün yapılmasında, şimdiki işleyişinde en ufak bir emeğim olmamıştı ve olmuyordu ki sahipleneyim. İşte emanet olduğunu unutanlar sahiplendiler, sahiplenince de başkasının(Allahın) malını rızasına ve yaratılış gayesine uygun olmayan şekilde kullanmaya başladılar. Bana ait olmayan bir elbiseyle nasıl böbürlenebilirdim ki, ama sıfırlığımı hatırlayamadım ve emanete hıyanetler işledim, işlemekteydim…

    Sıfır üzerine değerlendirmelere devam edelim.

    Binlerce sıfır bir araya gelse, bir artma, bir değişiklik olmaz. Hapisteki birinin, diğer mahkûmlardan beklentisinin olması ne kadar saçma ise, hepimiz de mahkûmlar gibi aciziz. Sıfırlardan, mahkûmlardan, yüz çevirip, her şeyin sahibine “İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn ” ile yalvarıp, ondan yardım bekleyelim.

    Bir mikrobun yere serdiği canlılar olarak acizliğini bilen, havanın, güneşin, rızıkların muhtaçlısı olarak, fakirliğini anlayan kullarından olduğumuzu ispat edelim. İddia ispat ister. İnsanın tam anlamıyla kendini unuttuğu, kendinden geçtiği, kendini sıfırladığı an ise secde idi. Bu bitiş yeri Âlemlerin sahibine en yakın olunan yerdi. “Sadakalar… fakirler içindir”(Tevbe,60) Ayeti, Allahın ikramlarının, kendini sıfır bilenlere, fakir bilenlere geldiğini ilan etmekteydi. Zengin olan, fakire yardım ettiği gibi, sonsuz “Gani” olan Allah ta, huzurunda kendini sıfır bilenlere burada da ötede verecekti.

    Kendini, Âlemlerin sahibinin huzurunda sıfır bilen, her şeyini ona borçlu, hatta her şeyin onun olduğunu anlayan bir insan, artık çalımlı yürür mü, desinler arzusu taşır mı, diğer sıfırlara tepeden bakar mı? Kendini diğer varlıklardan üstün görme kanserine yakalanır mı?

    Sıfırın zirvesinde oturan ve gerçek varlığa kendini sıfırlamakla ulaşılacağının dersini veren Peygamber Efendimiz den (s.a.s) ders alanlar, bize ibretlik sözler söylemişlerdir. Mesela: İmamı Rabbani bir hayvanı göstererek ben şu hayvan gibiyim derken bu inceliği dillendiriyordu. Bediüzzaman Said Nursi “Sözler’deki hakaik (gerçekler) ve kemalât (üstünlük, mükemmellik) benim değil Kur’ân’ındır. Ve Kur’ân’dan tereşşuh etmiştir (sızma). Risaleler kendi malım değil, Kur’ân’ın malı olarak Kur’ân’ın reşehat-ı meziyatına (Kur’ân’dan sızıntılar) mazhar olduklarını izhar etmeye (açıklamaya) mecburum. Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri (özellikleri) kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.” derken bu anlayıştaydı ve Allah katında büyük olanlar, ellerindeki emanet olan, mallarını, mülklerini, ilimlerini, kısacası her şeylerini ondan bilmekle, onun bilmekle büyük olmuşlardı.

    İlim dünyasında ve bilgisayar dilinde ki yazılar “nokta” ların bir araya gelmesiyle yazılır. Varlıkların aslı olan atom “nokta” dır. Ağacın özü olan çekirdek bir “nokta” dır. Allah’a en yakın yer ve an olan secdede “nokta” gibiyizdir. Nokta(.) ise eski yazı dilinde(arapça) sıfırdır. Yani her şey sıfırdan oluşur diyebiliriz. Kullandığımız yazı dilindeki sıfır(0) bile gururlu içi şişirilmiş bir sıfırdır. Hatta Kuran fatihada, fatiha besmelede, besmelede be harfinin noktasında gizlenmiştir. Nokta çekirdeğine ağacı sıkıştıran kudret, besmelenin be harfinin noktasına da Kuranı yerleştirebilir ve öyledir. Kendilerini sıfır bilenler ispatını da namazlarının secdeleriyle ilan ederler.

    Nefsimizi ikna etmek için şöyle bir düşünelim, Televizyonlarda, gazetelerde, hemen her yerde ilanlar ile denilse ki “Falan şahıs, dünyanın en zenginidir” eğer O şahıs, her taraftaki bu ilanlara inansa ve var mı benden zengin kimse? dese, Ona demezler mi, cebine bir bak, sermayen nedir ki sen onlara inanıyorsun? Cebine baksa 5 lirası var, anlar ki gerçekte öyle zengin değilmiş, dünyadaki herkes sen zenginsin dese de, artık onu inandıramaz. “Bütün halk beni medh ü senâ etse, beni inandıramazlar ki iyiyim, sahib-i kemâlim.” Said Nursi.

    Bizde nefsimizin hilelerine, çevrenin övgülerine karşılık, cebimize baksak ki, sermayemiz acizlik, fakirlik, mikroba yenilebilen zayıflıkta fani bir varlığız, o zaman haddimizi bilir, sıfır olduğumuzu anlar, secde ile imzamızı atarız.

    Eğer, boyumuz 1,5 metre ise, sandalyeye çıkmamız gerçekteki boyumuzu değiştirmeyecektir. Eğer, gerçekte hiç bir şeye sahip olmayan “emanetçiler” isek, makamlara çıkmamız, mal bekçiliklerimiz bizim “sıfır” lılığımızı değiştirmez. Biz kendimizi kandırsak da.

    Ne mutlu kendini sıfır bilip, haddini bilenlere
    Ne mutlu sıfırlaşıp, saflaşan ve sonsuz zatı bulanlara.

    (alıntı)

     

    23 February

    :::

    GÜLMEK SANA YASAK DOSTUM!

    x1pphu2k6hcg6oekwctlowsis5
    Sana daha önce "Ağlama ne olur gül artık.
     
    Gülmek senin hakkındır."demiştim.

    Şimdi ise "Sana gülmek yasak"diyorum. Sanma ki bu bir çelişki; sanma ki bunlar birbirine mâni.
     
    Aksine bunlar birbiriyle iç içe...

    Gülmek,üzerine yüklenen ebedî dâvânın ağırlığından gafleti anlatıyorsa;o sana yasak!..

    Eğer ebedî dâvânın bayrağını bir adım götürme nimetine nâil olmanın şükür ve sürûrunu temsil ediyorsa,elbet gülmek hakkındır.

    Ağlamak bedbinliğe ve şevksizliğe alem olmuşsa ağlama!..
     
    Yazıktır gözyaşlarına...

    Eğer îman bayrağını ötelere götüremenin ızdırabı, gayrın dertlerini düşünme faziletinin ifâdesi ise ağla,hem de sel gibi gözyaşı dök!...
     
    O yaşlar bir gün rahmet bulutu olup seni gölgeler,hatta yağmur olup âb-ı hayat sunar.

    Sen öyle bir duygu girdâbındasın ki;kurtulamazsın.

    Sen; gülmek -ağlamak,sevmek-sevilmek,konuşmak-susmak gibi zıtların belki de vefâsızlıkların,kadirşinassızlıkların sâhillerine uğrayan helezonik bir güzergâhın yalnız yolcususun.

    Senin yolunda yalnız dikenler ve çakıllar değil,pusu kurmuş çakallar da var.

    Senin yolunda maddî ve mânevî menfaatlerden de öte,bir ulu gaye için çırpınmak var.

    Neylersin sen buna gönüllü tâlip olmuşsun.

    Sen kâinâtı kucaklayan bir ulu ideale baş koyacak fıtratta doğmuşsun..
     
     Küçük hülyâlarla nasıl avunursun?

    Sen her şeyin sâhibine gönül vermişsin,bir şeyde nasıl boğulursun?...

    Sen kendini başkasıyla mukâyese edemezsin,çünkü sen farklısın!..

    Sana bazen ağlamak yasaktır!

    Kan kussan kızılcık şerbeti içmiş gibi duracaksın..
     
     Sana bakıp şevk alanları üzmemek için gözyaşlarını içine gömüp,bağrına taş basacaksın...

    Sana bazen gülmek yasaktır!

    Herkes şen şakrak iken,sende derin bir tefekkür hâli,bir ağırbaşlılık,bir vakar görülür.

    Belki de tebessümünle iktifa edersin;çünkü sen zerre kadar zamanda kaybolmaz,asırlar ötesini düşünürsün.

    Gün olur,bir ulu hizmetin peşinde yalnız koşturur,türlü fedâkârlıklara katlanırsın.

    Belki umduğunu bulamaz, belki destek beklediklerini ilgisiz görürsün...

    Nice zamanlar doğru bildiğin yolda yalnız yürümeğe mecbur kalırsın....

    Sakın sakın, sana el uzatmayan zavallılar grubunun sahte saâdetlerine imrenme!

    Onlara kızma,adâvet etme. Sadece acı...

    Çünkü sen farklısın dostum! Allah sana başkalarının dertleriyle dertlenme fazileti vermiş.

    Senin beynin enbiyalar ,evliyalar, sâlihler, sıddıklar ve mücahitlerin mefkûresiyle doldurulmuş.

    O nuranî zincire bir küçük halka olmak,o ulvî kervanın peşinden koşmak,o mukaddes ayaklarına toz olmak istediğimiz dava ehlinin bir küçük ferdi olmak arzusu vermiş;ne diye küçük düşünüp,hislerini dünya için hebâ edeceksin?

    Sen farklısın dostum çok farklı!

    Ömründe seni bir kere dahi düşünmeyen,sana zerre kadar menfaati dokunmayan kişinin imanını kurtarmak için çırpınıyorsun.

    Onun için çalışıyor,programlar yapıyor,diller döküyorsun.

    Neylersin ki elinde değil,başkasını düşünmeden edemiyorsun.

    "Boş versene" diyemiyorsun.

    "Aldırma da geç git"diyenlere kulak asmıyorsun,

    "Milleti sen mi kurtaracaksın?" diyenlere :

    "Evet ben kurtaracağım! Var mı bir diyeceğiniz!" diye haykırıyorsun...

    Sen gönüllü bir mahkûmsun dostum!

    Sâniyeleri Allah yolunda hizmetle geçen bir çelik duvarla örmüşsün çevreni.

    Sen kendi mahpushâneni kendin yapmışsın,ne diye dışarıdaki aylaklara imreneceksin?

    Sen seni seninle mukayese et. Sen başkalarına bakıp da "o niye böyle?Şu niye şöyle?"deme.

    Sen kendi kabiliyetlerini,kendi duygularını aksa'l-gayâta çıkar. Sen kendinle yarış!..

    Bu hükümet-i cumhuriyenin tek memuru ben miyim?"deyip el etek çekme! Bu senin davandır...

    Unutma! Problemler küçük insanların şevkini kırar,büyük insanların azmini artırır.

    Sen büyük insansın. Çünkü büyük ve ebedî bir davaya gönül vermiş,baş koymuşsun.

    Sıradağlar gibi problemlerle çevrilsen takma kafana!

    Bu dava büyükse sahibi de büyük.

    Senin gibi ihlaslı,cevval kahramanları yalnız mı bırakır?....



    CATLARCASINA KOSTURAN HİZMET ERLERINE İTAFEN..
    BINLER SELAM VE DUA ILE..
     
    alıntı
    18 February

    :::

    Göz Çukuru


    Halinden yoksul olduğu anlaşılan bir adam, deniz kenarında oltayla balık
    tutuyordu Tesadüfen oradan geçmekte olan ülkenin padişahı bu
    gariban adamla ilgilendi ve ona, "Oltana ben burada iken ilk takılan şey ne
    olursa sana onun ağırlığınca altın vereceğim" dedi Biraz sonra oltaya
    takıla takıla ortası delik bir kemik takıldı Hükümdar balıkçıya, "Ne
    yapalım, şansın bu kadar, oltana ağır bir şey takılmadı" diyerek alıp
    sarayına götürdü Saraya varınca adamlarına, balıkçıya elindeki kemiğin
    ağırlığınca altın vermelerini emretti Kemiği terazinin kefesine koydular,
    öbür kefesine de altın koymaya başladılar Beş, on, yirmi, elli diyerek
    altınları koydular ama kemik yerinden oynamıyordu Görünüşte dört beş altını
    zor tartar göründüğü halde, tahminlerin on misli üzerinde altın koydular
    kemik bana mısın demedi Altını doldurmaya devam ettiler, terazinin kefesi
    doldu taştı ama kemik tarafı yerinden kımıldamıyordu Bunda bir sır olduğunu
    anladılar Bir bilgeyi çağırıp bu sırrın ne olduğunu sordular Bilge kemiği
    eline alıp şöyle bir baktıktan sonra şu açıklamada bulundu:"Bu kemik
    açgözlü bir insanın göz çukurudur Siz bunu tartmak için bütün hazineyi
    koysanız yine yerinden oynamaz Çünkü doymaz Ama bir avuç toprak bunu
    doyurur"

    Nitekim bir avuç toprak alıp terazinin kefesine koydu ve kemik yukarı
    kalkıverdi

    16 February

    :::

    arkadaş

     

     kirik_kalp

    Kötü karakterli bir genç varmis. Bir gün babasi ona çivilerle
    dolu bir torba vermis. Arkadaslarin ile tartisip kavga ettigin
    zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak" demis. Genç, birinci gün
    tahta perdeye 37 çivi çakmis Sonraki haftalarda kendi kendine kontrol
    etmeye çalismis ve geçen her günde daha az çivi çakmis. Nihayet bir gün
    gelmis ki hiç çivi çakmamis. Babasina gidip söylemis.
    Babasi onu yeniden tahta
    perdeninönüne götürmüs. Gence "Bugünden baslayarak
    tartismayip kavga etmedigin her gün için tahta perdeden bir çivi çikart,
    sök" demis. Günler geçmis. Bir gün gelmis ki her çivi çikarilmis. Babasi
    ona "Aferin iyi davrandin ama bu tahta perdeye dikkatli bak. Artik çok
    delik var. Artik geçmisteki gibi güzel olmayacak" demis. Arkadaslarla
    tartisip kavga edildigi zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime
    bir yara (delik) birakir. Arkadasina bin defa kendisini affettigini
    söyleyebilirsin ama bu delik aynen kalacak kapanmayacak.
    Bir arkadas ender bir mücevher gibidir. Seni güldürür yüreklendirir. Sen
    ihtiyaç duydugunda yardimci olur seni dinler sana yüregini açar" demis.

    14 February

    :::

                          EVLİLİK İNSANI ALLAH A YAKLAŞTIRMALI

                                                                       

       

                         

    evllk

     

    Evlilik, insanı günahtan koruyan bir kalkandır. Evlilik, el ele verip doğruya koşmaktır. Evliliğe bu açıdan baktığınızda, izdivacın insanı Allah'a yaklaştırması gerektiği görülebilir.

    Delikanlı okulunu bitirdi ve işini kurdu. Artık evlenip çoluk çocuğa karışmak istiyor. Bunun için de düşünüyor ve soruyor: "Acaba kiminle ve nasıl biriyle evlensem?"
    Akıl verense çok oluyor: "Evleneceğin kişi şöyle şöyle olsun". Ama anne ille de güzel gelin istiyor.

    Genç kızın da evlenme yaşı geliyor. O da düşünüyor. "Acaba evleneceğim kişide nasıl bir özellik arasam? Dini diyaneti önemli olmalı mı?" Bu anne de kızının bir zenginle evlenip rahat etmesini düşlüyor..

    Genç kız da delikanlı da şaşkın. Çünkü eş, insanı saadetin beşiğine götürdüğü gibi; felaketin eşiğine de sürükleyebiliyor.

    Kur'an, eşleri tarif ederken, "Onlar sizin için günahtan koruyan bir elbise, siz de onlar için bir elbise hükmündesiniz." buyuruyor. (Bakara 187)

                                                                                               
     Özellikle de günümüzde bu ayetin daha dikkatli okunması gerekiyor. Çünkü her sokak başında bir ateş yanıyor. Her yerden binler günah insana saldırıyor. Her şey ağız birliği yapmış gibi insanı Allah'tan uzaklaştırıyor. 
                                                                          

    hhhhhhhhhhhhhhhhhhh

     

    Allah'a giden yollara barikatlar kurulmuş. Ahiret yurdunu gösteren işaretler ters çevrilmiş. Sefih medeniyetin getirdiği cazibe ister istemez insanları o yoldan alıkoyar hale gelmiş.

    Herkes, akın akın "insanın ve bilhasa Müslüman'ın bir nevi cenneti olan aile sığınağından" çıkıp o yöne doğru koşuyor. Sığınaktan çıkan askerin üzerine yağan mermiler gibi günahlar aile fertlerinin üzerine yağıyor.

    Kişi evinde oturup TV'sini seyrederken, gazetesini okurken, hatta penceresinden sokağa bakarken bile müstehcenlik ateşi onu yakabiliyor. İşte bu arada eş denilen "elbise" o ateşe perde olmalı. Kişiyle ateş arasında set oluşturmalı. Eşinin üzerine gelen günahlara paratoner olup, onu Allah'a yaklaştırmalı.. Sadece dünya hayatı için giyilen bir elbise değil, kişiyi cennet bahçelerine uçurabilen paraşüt görevi yapmalı..

    Çünkü, insan bu dünyaya sadece rahat yaşayıp, zevk ve lezzet peşinde koşmak için gönderilmemiştir. Onun esas gayesi kendisini buraya gönderen Cenab-ı Hakk'ı tanımak, bilmek ve ibadet etmektir. Dünya yolunda yürüyüp ahiret yurduna varmaktır.

    Evlilik de o yol arkadaşını seçmektir. Şayet yol arkadaşı Allah'a yakınsa kişi dünyada da ahirette de huzurlu olacaktır. Çünkü Cenab-ı Hak buyuruyor:
     
    "Erkek olsun, kadın olsun mü'min olarak güzel işler yapanlara dünyada temiz ve huzurlu bir hayat yaşatırız. Ahirette ise, onları, yaptıklarının daha güzeliyle mükâfatlandıracağız."(Nahl 97) 
                                                                
    Asr-ı saadette yaşanan şu olay evliliğin insanı Allah'a yaklaştırması hususunda örnek olsa gerek.

    Peygamberimiz (sas), sahabeleriyle birlikte otururken fakir ve muhtaç olanlara vermenin öneminden bahsediyordu. Al-i İmran Suresi'nin 92. ayetini okudu:

    "Muhtaçlara ve fakirlere yardım ederken, malınızın kötüsünü değil de iyisini vermedikçe olgun bir imana kavuşamazsınız.


    İmanda en yüksek mertebeye çıkmak istiyorsanız, yoksullara malınızın en hoşunuza gidenini bağışlayınız."

    Bu sözler orada bulunanlardan Ebu Talha'yı (r.a) can evinden vurdu. En değerli malını Medine'deki hurmalığını ve evini hemen oracıkta bağışladı.

    Evine gitti. Bahçenin dışında durdu. Eşi Rumeysa (ra) Ebu Talha'yı (r.a) görünce neden eve girmediğini sordu. Ebu Talha (r.a) evini ve bahçesini tasadduk ettiğini söyledi. Eşi:

    "Kendin için mi yoksa ikimiz için mi?" diye sorduğunda Ebu Talha (r.a) "ikimiz için" cevabını verince eşi Rumeysa:

    "Allah  senden Razı olsun Talha. Ben de aynı şeyleri düşünürdüm. Bekle geliyorum." diyerek dönüp arkasına bile bakmadan evinden çıkıp gitti. (Buhari) 
                                                                                    

    jklşşş



    Bizler de onları örnek almalıyız. Bunun için de evlilikleri nefsani duygulardan ziyade, uhrevi duygularla yapmalıyız. Eş seçerken bizleri dünyaya çağıranı değil Allah'a yaklaştıranı seçmeliyiz. 
                                                                        
    Bizim evliliğimiz yani Müslüman'ın evliliği farklı olmalı. Müslüman aile, karanlık dünyalara ışık saçmalı... Sıkıntıda boğulanlara şefkat elini uzatmalı. Sevgiye hasret, mutluluğa hasret olanları sevginin ve mutluluğun yurduna iletmeli.

     

      amin1amin2

                                                                                                                                                                                      alıntı

    04 February

    :::

     
     SİZ HİÇ HAYATLA YÜZLEŞTİNİZ Mİ
     
      y1pnusnZ4x43C8LZJcmoP8jvCFsxV6uckWgcoODG2w1egdKTwg0rSiTEV22pv9drQYykmbfVZtc_UU 
     
    Siz hiç;
    Kara düşünceleri delip geçenleri, her yeni doğan vakte alnı açık çıkanları ve güneşi içinde doğuranları gördünüz mü?
    İçindeki coşkuyla, heyecanla ayaklananların, yüreği kendinden taşanların ve zulme karşı direnenlerin nurlu izlerine rastladınız mı?
    Tarihin günlüğüne umutları, güzellikleri, özlemleri ve bir de kara günleri göz pınarlarıyla yazanların güncelerini okudunuz mu?
    Siz,
    Sabaha Rahman´ın adıyla başlayıp, geceyi onun adıyla kapatanları, hayatının her alanını kuşatan bir bilinçle yaşayanları, salatın güzelliğiyle çehrelerini besleyenleri, ´Onlar bollukta da darlıkta da infak edenlerdir´ ayeti gereği azlığına ve çokluğuna bakmadan rızkını paylaşanları ve insan kalmak için yaşayanları tanıdınız mı?
    Güzelliğe dair yükselen duaları işittiniz mi? Duaya kalkan elleri çoğaltmak için ellerinizi aydınlığı tutan ellere eklediniz mi? Yalvaran yüreklere eşlik ettiniz mi?
    Siz,
    Onuru ve gururu anlatan gözleri, Kitab´ın koynunda filizlenip, vahyin pınarından beslenenleri, çarıklarında sabrı, azmi taşıyıp ve yılgınlık mevsimine, yılgın iklimlere inat başlarını dik tutup, umutlarını tutsak etmeyenleri, asaletiyle ezilenleri, gözü pek yiğitleri, başı dik yaşayarak yeryüzüne iz bırakanları gördünüz mü?
    Siz hiç;
    Sabahın ayazında, ikindinin serinliğinde, akşamın esintisinde yeşili, beyazı ve maviyi parçalayan kıvılcım bakışlarıyla gökyüzünü boyayan, beslenme çantalarında taş taşıyan güneş boylu çocukları, yıldızlar altında boynunu bükenleri, yetimleri, yoksulları, Filistinliler´i, çocuk Muhammet Cemaller´i, Senalar´ın kıyamını, sevdalıları, yüzünde zulmün izini taşıyanları ve minik avuçlarıyla kara yüreklileri taşlayanları ve yüreğinde sevdanın yanık izlerini taşıyanları gördünüz mü?
    Siz,
    Sarp yokuşları aşan şerefli yürüyüşleri, mavinin ruhunu ve iyiliğin ekmeğini büyütenleri, karanlığı yırtarcasına direnenleri, yalnızlaştıkça, azaldıkça devleşenleri, derinleşenleri gördünüz mü?
    Siz hiç onları gördünüz mü, onları tanıdınız mı?
    Onlar ki;
    "Allah´ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar ve onlar Allah´ın birleştirmesini istediği şeyi birleştirirler. Rablerine karşı saygılı olurlar ve en kötü hesaptan korkarlar."
    "Onlar öyle kimselerdir ki, halk kendilerine, düşmanlarınız size karşı ordu topladı, artık onlardan korkun dedikleri halde bu onların mutlaka imanını artırır. Ve Allah bize yeter, o ne güzel vekildir derler."
    "Ve onlar öyle adamlar ki ne ticaret, ne alışveriş onları Allah´ı zikretmekten, namazı dosdoğru kılmaktan ve zekatı vermekten alıkoymaz. Onlar kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı günden korkan kimselerdir."
    Evet, siz hiç onlarla tanıştınız mı?
    Ve siz,
    Nisansız baharlara, umutsuz yarınlara inat ruhlarında mümin onurunu taşıyanların dostça birbirine bağlanan sıcak sımsıcak ellerinden, umutlarından ve şiir gibi gözlerinden öptünüz mü?
    Sahi siz hiç hayatla yüzleştiniz mi?
    Kimsiniz, nesiniz, yaşamınızı hayatın neresinde, nasıl ve ne şekilde sürdürmektesiniz?
    Yoksa siz hissetmez misiniz?
    Kör, sağır ve dilsiz misiniz?
    Ve yoksa siz hala Hakk´a dönmeyecek misiniz?