|
|
04 April
..:::GELSEYDİN:::..
Sevgili! Ümmü Mektum gibi Seni görmeden sana sesleniyoruz Alıp verdiğin nefesi duyar gibi Sanki açınca gözlerimizi Seni görecekmişiz gibi Sana sesleniyoruz. Senin huzurunda ses yükselmez. Edeple konuşulur; edeple susulur. Hele biz ki bu kapının dilencileri, El açıp beklemekten başka Bize bir şey düşmezdi ama Şu araya giren yıllar olmasa Medine’ne uzak yollar olmasa İsmin anılınca yürek yanmasa Kapında beklemekten başka Bize bir şey düşmezdi. Bekliyoruz Sultânım! Rüyada olsa bile Belki teşrif edersin diye Hem de hiç kimseyi beklemediğimiz gibi. Seni bekliyoruz. Gelseydin, Bizim için cennet olurdu gelişin. Gelseydin, Saadetli asrından gönderdiğin selâmını, 'Kardeşlerim' deyişini Birbirimize nasıl anlattığımızı görürdün. Gelseydin, Dolaşsaydın sofralarımızı, Bir tabak fazla görecektin, Bir bardak, bir kaşık fazla... Ve sofrada bir yer boş, Baş köşe! .. Ola ki Sen(A.S.M.) lutfeder gelirsin diye. Gelseydin, Dolaşsaydın gecelerimizi, O 'Kutlu Doğum' gecelerini, Anneler görecektin. Yeni doğmuşsun gibi, Yeryüzünü yeni teşrif etmişsin gibi, Mışıl mışıl uyuyasın diye Seni sabahlara kadar Hayalen ayaklarında sallayan anneler görecektin. Sevgili! Gelseydin, Medine-i Münevvere'den dünyaya yayılan Ashabın gibi, Eyyüb Sultan gibi, Kab bin Malik gibi, Bir fecir vaktinde, Henüz yirmisinde yirmi beşinde, Bırakarak yurtlarını ocaklarını, Hedeflerine ilahi rızayı koyan, Arkalarına bakmayı ar sayan, Yiğitler görecektin. Onlar senin yiğidin, Elleri, o öpülesi elleri, Kimbilir hangi memleketin zemheri soğuklarında üşürken, Senin köyünün hayaliyle ısındılar. Gelseydin, Gecenin zifiri karanlığında, Uykunun en tatlı aralığında, Rabiatül Adeviyye gibi Rabbiyle başbaşa Gençler görecektin. Gözyaşı dökerken günahlarına, Veysel Karani'den istediğin gibi, İnsanlığa dua eden gençler görecektin. Gelseydin, Asr-ı saadet gibi olmasa da, Koklanmaya değer güllerimiz vardı. Yine senin ikliminde yetişen. Ama sen gelseydin, Dikenler bile gül kokardı EFENDİM(A.S.M.) ! ! ! Seninle göz göze gelmeden gizli gizli seni seyretmek... Hz.Vahşi gibi... Hani sen Hane-i Saadet'ten Mescid-i Nebevi'ye giderken Aişe annemiz ardından hayran hayran bakardı. Seni mescidin önünde bekleyen Ashabı'nınsa Bakışları yerdeydi. Edepten göz göze gelmezlerdi. Sende(A.S.M.) tebessüle nazar ederdin. Mütebessim çehreni bir Ebu Bekir(R.A.) görürdü, Bir de Ömer(R.A.) ... Şimdi okununca Ezan-ı Muhammedi Pencerelerde, kapı önlerinde, Seni(A.S.M.) bekleyen nemli gözler var. Gelseydin, Ve yürüyüp geçseydin önümüzden, Gülleri bayıltan o enfes kokunu çekerdik içimize. Sevgili! Hakiki aşıkların sana doğru uçarken Bizim bu yaptığımız yolda emeklemekti. Dünya güzelliğiyle kollarını açarken Bize düşen el açıp kapında beklemekti. Sevgili! Bekliyoruz! ...
:: Dursun Ali ERZİNCANLI::. 07 February
“Ümmetim” demiştin ya sen asırlar önce, ashabına…
“Kardeşlerimi öyle çok özledim ki” demiştin
henüz seni bilmeyen gönülleri kast ederek.
Biz bilmiyorduk ama sen bizi biliyordun…
Çünkü top yekün zamanın ve mekânın peygamberiydin...
Sendeki bu Hasreti dindiremeyen ashab ta,
gıpta etmişti bizlere o gün…
Şimdi soruyorum büyük bir umutla sürekli nefsime.
'Kardeş olmak nasip olacak mı acaba bizlere…
Alnında secde nişanıyla
Ak bahtlı olmaya layık mıyım ben de diye...
05 February
Asıl Gurbet Orasıdır
Bu dünyada gurbet mi var Üç beş adım mesafe var Toprak altı soğuk mezar Asıl gurbet orasıdır
Yatağı yok yorganı yok Yatağı yok yorganı yok Ekmeği yok katığı yok Ordan öte uzağı yok
Asıl gurbet orasıdır
Hangi yolun sonu gelmez Hangi dağlar geçit vermez Bir yer varki giden dönmez Asıl gurbet orasıdır

Yatağı yok yorganı yok Ekmeği yok katığı yok Ordan öte uzağı yok Asıl gurbet orasıdır MEHMET ALİ ÖÇ
DOST MUSUN?

Öyleyse canın canımdır... Aynan olmalıyım... Yüzüne söyleyebilmeliyim her şeyi... Hem sakınmadan, mertçe... Hani bilirsin, esirgemem lâfımı, Ne şekil gelirse, öylece... Hazırım tüm içtenliğimle konuşmaya, ama, Seni de dupduru isterim karşımda... Dostsan, Gözlerimin içine baka baka yaka silk benden! Arkamdan şikayetlenme! Yiğit ol! Gerekirse yiğitçe azarla, çekinme! Lâf değil, icraat beklerim senden! Öyle bak ki, hislerini görebileyim... Öyle hisset ki, güvenle bakabileyim... Sevmem, ölenin ardından ağıt yakmayı! Dil dönerken söylenmeli her şey... Kulak duyarken anlatılmalı... Göz bakarken bakmalıyım sana... Can sağ iken sarılmalı... Keşkelere meydan vermemeli hayatım, Pişmanlıklarla yoğrulmamalı.... Hayır! Dirime selâm vermeyen, Ölüme de fazla yaklaşmasın! Dostsan, ölmemi bekleme! Haklıysam, yaşarken savun beni! Yaşarken yanımda ol! İnanmışsan bana, kimse çevirmesin seni yolundan! Ve inanmamışsan, sakın rol yapma! Her söylediğimi onaylaman şart değil... Her yaptığımı beğenmen de gerekmez... Dostsan, rahatça eleştir, fikrini rahatça söyle, sıkılma! Yadırgayabilirsin beni, Ve ben de seni tuhaf bulursam şaşırma... Kandırmanı aslâ kabul edemem! Her dediğini, her yaptığını hoş görürüm, ama, Beni, bana sormadan yargılama! Her yediğimiz aynı olmaz belki, Her dakikamız birlikte geçmez... Her güldüğünde gülmeyi garanti edemesem de, Ağladığında seninle birlikte oturup ağlarım... Belki her çağırdığında gelemem fakat, Derdine ortak ararsan, koşarım... Ben de herkes gibi insanım elbet, Ne göklere çıkar beni, ne de yerin dibine sok! Senin işin bu değil! Benim zaten bir yerim var herkes gibi yer ile gök arasında... Dostsan, Küçümsemeden, küfretmeden, Sevgiyle, saygıyla ve huzurla gel sokağıma... Dinlenmek istediğinde, hiç düşünme, sana özel bir limanım, ama... Yorulduğum zamanlarda, Dilediğimce sığınabilmeliyim koylarına... Seni bir çocuk kadar saf sevebilirim Ve bir deli kadar art niyetsiz... Uğruna seve seve hesabı şaşırırım... Görmezden gelebilirim yanlışlarını... Başkaları enayilik sayabilir, Başkaları akılsızlığıma yorabilir, Bunları dert bile etmem, ama, Sen, aslında aptal olmadığımı, Her an, tekrar tekrar hatırla! Ve sakın beni aptal yerine koymaya kalkışma! Seviyorsan, cimrilik etme, söyle! Muhabbeti varken, yokmuş gibi yapanla, Hiç sevmediği halde, yılışıp durana sinir olurum! Neyse, o olmalı insan... Kendisi olmaktan korkmamalı! Kendisi olmaktan kaçmamalı! Bil ki, sensin diye seni bırakmam, ama, Ben olduğum için bırakırsan beni, Yas da tutmam arkandan! Bedel mi? Ödemeyeceksen çıkma yola! İçten pazarlık edersen, ancak kendine edersin... Kendince küser barışır, kendi kendini yersin! Dostsan, mevsimince yağ... Kışsan kar ol, güzsen yağmur... Soğuğuna, sıcağına, esip savurmana itiraz etmem, Senden, ille de bahar olmanı beklemem, ama, Dayanmalısın en şiddetli fırtınalarıma... Belki de çok geldi bunca talep... Bana karşı hiçbir mecburiyetin yok, korkma... Sana fazla geldiğim ilk anda, Arkana hiç bakmadan, dönüp gidebilirsin... Geçip gidebilirsin, borçluluk hissetmeden... Mutlaka bir açıklama da beklemem senden, ama, Gitmeye davranırsam bir gün, Sen de karşımda set olma! Dost musun? Öyleyse, canın canımdır, Yoluna baş koymaya hazırım ya, Başını da yollarımda isterim, unutma!
23 January
Mütevazı olunuz
Bir gün iki müslüman, bir vak'a üzerine, Sinirlenip küstüler, sonra birbirlerine.
Ve lâkin yakınları, bu hâle üzüldüler, Bu büyük veli zâta, gelip haber verdiler.
Dediler ki, (Efendim, iki arkadaşımız, Küstüler siz onları barıştırır mısınız?)
Hüsâmeddin Uşşâkî, onları çağırarak, Buyurdu ki, (Bu yolda, yoktur küsüp darılmak.
Ancak bazı kulların mütevazıdır hâli, Onlar hep aşağıya, akarlar "su" misâli.
"Yumuşak huylu" olur ve hep alttan alırlar, Öyle ki her mahlûka, şefkatli davranırlar.
Alçak gönüllüdürler, çekinirler sertlikten, Korkarlar bir kimsenin, kalbini incitmekten.
Lâkin bâzısını da, taş ve toprak misali, Yarattı Hak teâlâ, gayet sert tabiatli.
"Su" toprağa inerek, mütevâzı davranır, Böylece sert topraklar, hayat bulur, canlanır.
Yâni su, yere inip, toprakla birleşince, Ondan türlü nebatlar, yetişir nice nice.
Su yere inmeseydi olmaz idi bu hayat, Bitmezdi o tapraktan, böyle bitki ve nebat.
Zîra toprak kalkıp da, suya gitmez idi ki, Yetişsin üzerinde, türlü nebat ve bitki.
Bunun gibi ey insan, kırıldığın bir kimse, Toprak gibi davranıp, yanına gelmez ise.
Sen "Su" gibi davranıp, yaklaş o yaranına, O sana gelmiyorsa, sen git onun yanına.
Zira iki müslüman, birbirine küsseler, Hangisi ötekinden özür dilerse eğer, Cennete daha önce, o girer âhirette, Ve daha çok sevaba, o kavuşur elbette.
Hakiki bir müslüman, şudur ki ey insanlar, Elinden ve dilinden kimseye gelmez zarar.
Yumuşak bir halıya, benzer ki iyi insan, Üzerinde gezenler, incinmez aslâ ondan.
O, öyle kimsedir ki, beğenmez kendini hiç, Lâkin onu göreni, kaplar bir huzur, sevinç.
Yanına çekinmeden rahatça girer herkes, Zira onlar bilir ki, o kimseyi incitmez.
O, kendini herkesten aşağı kötü bilir, Aynaya baktığında, kendisinden iğrenir.
Hiçbir icraatını iyi bilmez o zinhar, İbadet yapsa bile, eder yine istiğfar.
Değil ki bir mü'minden, sivrisinekten hattâ, Bile o, kendisini, üstün görmez hayatta.
Bir karıncayı bile, incitmekten çekinir, Bilir ki hayvan hakkı, kul hakkından çetindir HÜZÜN GÜNLERİ I
Hani! Söz vermiştik Alêm-i Ervahta.
‘Belâ’ demiştik ‘Elestübirabbiküm’ suâline.
Yaratıcı, rızık verici ve yegane kanun koyucu olarak, Allah’tan başka ilâh,
Önder olarak ta O’nun Resul’ünden başkasını tanımayacaktık.
Hani söz vermiştik..!
Hani! Söz vermiştik Erkam’ın evinde.
Hangi şart ve ortamda olursa olsun,
İ’la yı Kelimetullah misyonunu yürütecek,
musibetlerden yılmayacak, hiçbir tehditten korkmayacak,
gerekirse ölümlerin en güzeline talip olacaktık.
Hani! Söz vermiştik Akabe Tepesinde.
Doğru olan herşeyde Resul’e itaat edecektik.
Rabbani davayı elden ele, gönülden gönüle,
balçıkla sıvanmayan Hakikat Güneşini,
cihatsız ve şehâdetsiz bırakarak lekelemeyecektik.
Hani! Söz vemiştik Medine’de.
Hani söz vermiştik..!
Dünya kardeşliğinin en güzel teşekkül etmeye başladığı Medine’de.
Kıyamete kadar, tüm müslümanlar kardeş olacaktı.
Ve bizler, ve bizler…
‘Muhakkak ki müminler kardeştir.’ Ferman-ı İlâhisine gönülden bağlanacak,
Vücudun azâları gibi birbirimizin derdi ile dertlenip, sevinçlerimize ortak olacak,
‘Komşusu açken tok yatan bizden değildir.’ düsturuna,
evrensel komşuluk bildirisine, kardeşliğin en ateşi olarak bakacaktık.
Hani! Söz vermiştik Rıdvan’da.
Başımızı tutamayan ellerimizi kökünden kurutacaktık.
Nemlenmemiş bir gözü, yara almamış, çile çekmemiş bir bedeni,
Mevlâya sunmayacaktık.
Mücadelesiz ve vuslata özlemsiz geçen bir günü, yaşanmamış kabul edip,
doğarken nişanlandığımız ölümle,
cihad masasında, şehâdet gömleğini giyerek,
nikâhlanacağımız günün hasreti ile yanıp tutuşacaktık.
Hani söz vermiştik..!
Ayaklarımızı vura vura Mekke’ye girerken,
dinime, namusuma göz diken zalimler tekrar işbaşına gelirse,
mukaddes beldelere ebreheler tekrar saldırırsa,
biz de kanatlanıp uçacak,
Mevlamızın ebâbil kuşları olmaya talip olacaktık.
Hani! Söz vermiştik Veda Haccı’nda Resulullah’a.
Cahiliye adetlerini bir daha diriltmemek üzere kökünden kurutacaktık.
miras bırakılan emanetlere sımsıkı sarılacak,
Ahkâm-ı Kur’âniyeyi tüm dünyaya hâkim kılacaktık.
Ahde vefâ gösteremedik Allahım.
Zihinlerdeki hatırasını çoktan silmiştik.
Şehâdet mi...?
Çok uzaktı bizden, tanımıyorduk onu.
Sözlüklerimizden bile çıkarmıştık.
Çile çekmeye yanaşmadık.
Öyle eğildik, öyle eğildik ki…
Doğrulacak ne bir belimiz, kaldıracak ne bir başımız kaldı.
Utanıyoruz Allahım…
Nemlenmemiş bir gözle, yara almamış bir bedenle huzuruna varmaya utanıyoruz.
Ahde vefâ gösteremedik Allahım.
Bunu biliyoruz…
Ama şunu da biliyoruz ki…
Rahmet deryanda ufacık bir damlayız.
Yüzümüz yerde ama..!
AFFET ALLAHIM..! AFFET…
meğer ne yalnızız insan olmuşsak yaprak gibi dalda sessiz solmuşsak yeri gelmiş acıya da gülmüşsek sana olan sevdamdandır bilesin yeri gelmiş ayrılığa gülmüşsek sana olan sevdamdandır bilesin
"biliyorum sen yine parmak uçlarında üşüyorsun. aramızda kıvrılıp yatan uzaklığa inat, ellerinle yüreğimde yaktığın ateşi düşlüyorsun. "
karşılıksız sevebilmekse sevda gerçek seven küle dönmüş her çağda elim kolum bağlanmışsa kıyında sana olan sevdamdandır bilesin
Hakan Yeşilyurt (acıya gülmek...)
22 January
aşk mı?
Yatağı dikenlerle doluydu sanki. Sağdan sola dönmek bile azaptı.
Bu mutlaka aşktır dedi kendi kendine. Aşk mutlaka budur...
Yanıldı... Bu aşk değildi.
Bir tılsımdı, şeytani bir pırıltıydı belki...
Çözümsüz soruların gölgesindeki savaştı... Ama aşk değildi...
Can kuğu her çırpındığında canından bir parça daha eksiliyordu.
Seni seviyorum diye çılgınca bağırmak istiyordu her defasında. Sonra, sersemletici etkisini düşünüyordu bu sözün... Yüzüne donuk bir ifade yerleşecekti. Ve bu donukluğa belli belirsiz bir tebessüm karışacaktı.
Seni seviyorum...
...Beni sev demekti aslında. Senin ruhunda da benimki gibi bir ihtilal olsun, senin yüreğinden de kan aksın demekti. Sevdayı sen de tat ve zehir damarlarındaki kanı tatsın demekti.
Her seviyorum deyişinde sudaki aksine sarılmaktı aslında...Kendini eksik olanla tamamlamaya çalışmaktı.
Daha da acısı gerçek değildi bu. Bu yalan değilse bile bir hezeyandı.
Var olanla değil aks-i sedasıyla iştigaldi.
Göğün birinci katında kalmaktı.
Narkissos gibiydi galiba. Narkissos kadar tutkun, Narkissos kadar marazi, Narkissos kadar lanetliydi.
Yine de beni sev demek istedi acıyla kıvranırken; gayr-i meşru da olsa, bir tür hayal de olsa sev beni...
Yanında uyuyan kocasına baktı. Gözlerinde ızdırabın kıvılcımları vardı.
Aklın hayali ülkesinde tek başına kalmış savaşçısındır.
Sen bir yanda, ruhun bir yanda belirlenen vakte kadar savaşır durursunuz.
Ellerinde vahşice boğuşmanın izleri... Ruhunda muttasıl kanayan yaralar...
Bazen içinde bulunduğun bu küflü zindanı terkedip gittiğini, kurtulduğunu düşlersin. Neden sonra lahuti bir ua çarpar gözüne.
Okyanustaki mercanlar kadar ışıltılıdır, yaralarıma merhemdir..dersin; bu mutlaka aşktır..
Bilmezsin ki senin merhem dediğin can alıcı bir zehirdir..Süslü bir baldıran kadehidir.
Sen yine de bu aşktır diyerek sarılırsın lahuti ışıltıya.
Aşk değildir oysaki sandığın, kişilik çatışmasıdır veyahut da prestijindir belki.
Aslında deliliğin ta kendisidir... Ama aşk değildir...
Esra Demirkol 21 January Acı

Seni de vururlar bir gün ey acı
Uçuşup durduğun kanatlarından Sazın sözün türkülerin tükenir Ellerin koynunda kalakalırsın
Şakaklarına kar yağıyor bilesin ey acı Gül açan yüzlerimizde Göğeriyor rengin senin de
Biz seni Tâ eskilerden tanırız Hani göğüslerimize taş olur inerdin Avuçlarımızda hira dağıydın
Al atların tan yerine ayarlanmış yelelerinde Akdeniz rüzgarlarına karışan sendin
Biliyorum Hiçbir tarih yazmayacak Ve bir sır gibi kalacak yakılan kitaplarda Göbek bağı anasından henüz çözülmemiş bebelerimize Mitralyözlerin washingtondan ayarlandığını
Seni de yakarlar bir gün ey acı Bir taptuk kul gözlerinden vurursa Parmakların eğri ağaç tutamaz Çığlıkların çağlar aşar duymazsın
Ve ben biliyorum Örümceği, mağarayı, güvercini, asâyı
Ve İbrahimin baltasını Ben biliyorum
Nereden başladı bu kesik dans Ve bu dansa karşı afyonlanmış hecin yüzlü İnsanlar kim?
Kim kimin yanında Kim kimin karşısında
Meclis kürsüsünden konuşan bu adam kim
Üsküdar kız lisesinde okuyan genç kız Çantasında kimin fotoğrafını taşıyor
Kadıköy vapurunda sigara tüttüren delikanlılar Neden gülüyorlar ki
Seni de vururlar bir gün ey acı Filistinde sapan taşlı çocuklar Dalın, kolun, fidelerin, budanır Kuru bir kütükle kalakalırsın
Öyle bakmayın balkonlarınızdan Fırat nehri ayrılık çıbanına tutuldu, Damarlarımızı yırtıyor Tuna nehri, onulmaz boşnak sızıları Pompalıyor yüreğime
Pilevne türküleri ağıtlara dönüşürken, Çeçenyada yiğitler İnancın, emeğin ve aşkın Kılcal damarlarına ulanıp sustular... Ve ne Bağdattan Ne Şamdan Ne Mekkeden Ne Diyarıbekirden Ne istanbuldan Ne Buharadan Bunca telefon direğine rağmen kimse kimseyi Duymuyor
Seni de vururlar bir gün ey acı Halepçede soldurulmuş gül gibi Bu sevdaya düşsen sen de yanarsın Suskun, sıcak, uzun yaz geceleri
Ve siz Ey analar, Siz, gecelerinizi böler çocuklarınıza ninniler Söylerdiniz
Hani siz, fatihler doğururdunuz...
Gelin-kızların giysileri kirletildi Çocuklar hep yetim kalıyor
"Elem yecidke yetimen feava"
Ve ben biliyorum Ben biliyorum İstanbulun Bağdatın Diyarıbekirin Mekkenin Birbirine nasıl bağlandığını, nasıl çözüldüğünü sonra Ey insan Ey insanlık Ayağa kalk
Kolları ve bacakları budanmış delikanlıları Boyunları gövdesinden ayrılmış insanları Gözleri uyur gibi kapanmış, kan pıhtıları içindeki bu Çocukları
Gelişmiş laboratuarlarınızda dikkatle inceleyin Ve bir gün Bu dünya Gül bahçesine dönecek Bunu böylece bilin ve Unutmayın
BİR GECE
Ondört asır evvel,yine böyle geceydi,
Kumdan,ayın ondördü;bir öksüz çıkıverdi!
Lakin, o ne hüsrandı ki hissetmedi gözler;
Kaç bin senedir,halbuki,bekleşmedelerdi!
Nerden görecekler?Göremezlerdi tabii,
Bir kere zuhur ettiği yer en sapha yerdi;
Bir kere de,ma’mure-i dünya, o zamanlar,
Buhranlar içindeydi,bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi!
Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin,
Salgındı,bugün Şark’ı yıkan, tefrika derdi.
Derken büyümüş kırkına gelmişti ki öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada insanlığı kurtardı o ma’sum,
Bir hamlede kayserleri,kisraları serdi!
Aczin kiezilmekti bütün hakkı,dirildi;
Zulmün ki, zeval aklınagelmezdi,geberdi!
Alemlere,rahmetti,evet şer’i mubini,
Şehbalini adl isteyenin yurduna gerdi
Dünya neye sahipse,onun vergisidir hep;
Medyun ona cem’iyyeti,medyun ona ferdi.
Medyundur o ma’suma bütün bir beşeriyet…
Ya Rab,bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.
M.Akif Ersoy
BAĞLANMIYACAKSIN...
Bağlanmayacaksın bir seye, öyle körü körüne. "O olmazsa yasayamam." demeyeceksin. Demeyeceksin işte. Yasarsın çünkü. Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki. Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın. Ve zaten genellikle o daha az sever seni, Senin 'o'nu sevdiginden. Çok sevmezsen, çok acımazsın. Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem. Çalıstıgın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini... Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin. Senin değillermiş gibi davranacaksın. Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın. Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın. Çok eşyan olmayacak mesela evinde. Paldır küldür yürüyebileceksin. ille de bir şeyleri sahipleneceksen, Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin. Gökyüzünü sahipleneceksin, Güneşi, ayı, yildızları... Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak. "O benim..." diyeceksin. Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin... Mesela gökkuşağı senin olacak. ille de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın. Mesela turuncuya, ya da pembeye. Ya da cennete ait olacaksın. Çok sahiplenmeden, çok ait olmadan yasayacaksın. Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem de hep senin kalacakmiş gibi hayat. Şimdilik yasayacaksın. Ucundan tutarak...
|